<?xml version="1.0" encoding="iso-8859-9" ?> 
  <rss version='2.0' xmlns:content='http://purl.org/rss/1.0/modules/content/' xmlns:wfw='http://wellformedweb.org/CommentAPI/' xmlns:dc='http://purl.org/dc/elements/1.1/' xmlns:atom='http://www.w3.org/2005/Atom'>
    <channel>
      <title>Çılgın Biyologlar-Türkiyenin Biyolog Destek ve Biyoloji Platformuna Hoş Geldiniz | Biyoloji-ödev-tez bankası-çıkmış sınav soruları-bilgi yarışması-galeri-resimler-laboratuar uygulamaları-animasyon. Yeni Makaleler</title>
      <link>http://www.cilginbiyologlar.com/</link>
      <docs>http://blogs.law.harvard.edu/tech/rss</docs>
      <atom:link href='http://www.cilginbiyologlar.com/rss/rss_a.php' rel='self' type='application/rss+xml' />
      <generator>Self-created application</generator>
      <description>Çılgın Biyologlar:Türkiyenin  biyolog destek ve biyoloji  paylaşım platformu.Böyle destek görülmedi.Turkey&#39;s biologist support site.Biyologlar için sorunlarını dile getirebileceği güzel bir site.biyoloji ile ilgili herşey sitemizde forum bölümünde mevcuttur.biyologlar için iş ilanları ve iş imkanları.biyolog arkadaşlarımızın sorunlarını paylaşabilieceği bir site,Türkiye Biyoloji Öğrencileri,Türkiyenin biyolog destek sitesi,biyologlar,çılgın biyologlar,biyoloji bölümü,erciyes üniversitesi fen edebiyat fakültesi biyoloji bölümü öğrencileri,biyoloji dersleri, ödevler,çıkmış sınav soruları,çalışma notları,biyoloji bilgi paylaşımı,biyoloji alanları, deneyler,uygulamalar,biyologlar için iş imkanları,bölüm mezunları,biyolojide tus sınavı,eczacılık, yüksek lisans,iş ilanı ver,ilanlar,iş ilanları ver, iş alanı,biyo haber,haberler,biyoloji dünyası,biyoloji bölümü hakkında herşey,Türkiye Biyoloji Çğrencileri Platformu,destek,biyoloji bölümünde okumak,mikrobiyoloji  iş  ilanı biyolog ilanları,tus sınavı hakkında forum bölümüne bakın,iş arayan biyologlar,Biyoloji bilimi,biyoloji vize soruları,final soruları,histoloji,omurgasız hayvanlar,sitoloji,tohumlu lab,histoloji lab,final soruları,tohumusz bitkiler sınav soruları,tohumlu bitkiler,tez bankası,biyoloji örnek tezleri,Biyoloji Konuları Hakkında İstek ve Sorunlarınıza Forum Bölümümüzde Çözüm Bulabilirsiniz,Sitemizde Part Time ya da Full Time Olarak İş Arama İlanı Verebilirsiniz.KAYSERİ ERCİYES ÜNİVERSİTESİ FEN EDEBİYAT FAKÜLTESİ BİYOLOJİ BÖLÜMÜ ÖĞRENCİLERİ. Biyoloji Konuları Hakkında İstek ve Sorunlarınıza Forum Bölümümüzde Çözüm Bulabilirsiniz.Sitemizde BİYOLOGLAR İçin ücretsiz İş İlanı Verebilirsiniz.üniversitelerde biyoloji  vize final soruları,üniversitelerin biyoloji bölümü sınav soruları.biyologlar için eğitim sitesi,biyoloji bölümünün iş alanları.biyolog alımı yapanlar,biyoloji sohbet,biyo sohbet.Türkiyenin biyologlar sitesi</description>
      <copyright>wWw.X-iWeb.Ru</copyright>
      <language>ru-ru</language>
      <item>
        <title>Ekosistemin Önemli Bir Unsuru: Kilit Türler</title>
        <link>http://www.cilginbiyologlar.com/readarticle.php?article_id=112</link>
        <guid>http://www.cilginbiyologlar.com/readarticle.php?article_id=112</guid>
        <description><![CDATA[Ekosistem, bir bölgede bitki ve hayvan türlerinin hem kendi aralarında hem de içinde bulundukları cansız çevreyle ilişkiler kurması sonucu meydana gelir. Bitki ve hayvan türleri, ekosistem içinde birbirlerinden ayrılmaz bir bağ kurmuşlardır. Bu bağ sayesinde yaşamlarını sürdürebilmekte ve birbirlerine olan faydaları sayesinde hayatta kalabilmektedirler. Besin piramidini hatırlayacak olursak, bitkiler hem kendilerine hem de diğer canlılara temel besin maddesi ve enerji ürettikleri için ilk basamakta yer alırlar. Daha sonra ise bitkilerle beslenen otçul hayvanlar ve otçullarla beslenen etçil hayvanlar piramidin diğer basamaklarını oluşturmakta, besin ve enerji akışının devamını sağlamaktadırlar. Bitki ve hayvanlar öldüğü zaman mantar ve diğer organizmalar sahneye çıkmakta, ölü dokuları parçalamak suretiyle temel gıda ihtiyaçlarını karşılarken çeşitli kimyasalların tekrar toprağa dönmesine yardımcı olarak toprağı zenginleştirmektedirler. Böylece toprak artık diğer bitki ve hayvan türleri için tekrar hazır hale gelmiş olur. Böcek, yarasa, kemirgen gibi hayvanlar bitkilerin tozlaşmasına yardımcı olurken, bitkiler de hayvanlar için bir nevi sığınak ve korunak vazifesi görmektedir. Bu örneklere daha pek çoklarını ilave edebiliriz. Sonuç olarak bütün canlılar birbirlerine çok sıkı bir şekilde bağlıdır ve bu bağ türlerin içinde yaşadıkları ortam ve ekosistemlerin sağlıklı bir şekilde devamını sağlamaktadır.

Ekosistem içindeki her bir canlı diğerinin destekçisi, onun var olabilmesi için gerekli bir unsuru ve bütünün çok önemli bir parçasıdır. Fakat yapılan incelemeler sonucunda şu gerçek de ortaya çıkmıştır: Evet her canlı ekosistem için gereklidir, ancak bazı canlılar ekosistem içinde diğerlerinden daha fazla kilit fonksiyonlar üstlenmiş durumdadır. Bu türler, ekosistemde olmadığı veya diğer bir deyişle yok edildikleri veya azaldıklarında habitat (canlının yaşadığı ortam) değişime uğramaktadır. Kural olarak bir ya da birkaç tane olan bu canlı türlerine &quot;kilit tür&quot; adı verilmektedir. Bunlara başka bir deyişle &quot;köşe taşı tür&quot; de denilmektedir. Bu tabir, ilk kez Robert T. Paine'in 1969 yılında yayınladığı makale ile ekoloji terminolojisine girmiştir. Kilit tür tabirini daha iyi kavramak için eski dönemlerde yapılmış taş köprü, kemer ya da kubbeli herhangi bir yapıyı hatırlamakta fayda var. Bütün taşlar örülür ve en üstüne de dengeyi sağlaması amacıyla açıya uygun olarak bir kilit taşı konur. Bu kilit taşı şeklen önemsiz, öbür taşlardan farksızmış gibi görünse de aslında o yapının en önemli unsurlarından biridir. Ve o taş yerinden alındığında, dengeyi sağlayan unsur da ortadan kalktığı için kemer, köprü veya kubbe hemen çöker. Bu nedenle ekosistemlerin sürekliliğinin sağlanması amacıyla da her ekosistemin görünen veya görünmeyen önemli türleri mevcuttur. Kilit türlerin yok olması ya da yeni kilit türlerinin var olması ekosistemi etkilemektedir. Kilit türlerin azalmasıyla habitat içinde yerleşik türlerin de sayısı azalır ve bu yeni durumdan diğer türler de zaman içinde etkilenir. Yerleşik türlerin azalmasıyla diğer türler ya göç etmeye başlar ya da bulundukları yerde baskın tür haline gelir. Bu olay sonucunda, habitatın görüntü ve karakterinin değişimi gerçekleşir. Habitat artık yeni bitki ve hayvan türlerine ev sahipliği yapmaya başlar. Ancak yine de eskisine nazaran tür sayısı yani bir nevi biyolojik çeşitlilik azalır ve habitatın verimi düşer. Kilit türlerin yaşamsal aktiviteleri sonucunda besin ve madde döngüsü başarıyla sağlanırken onların olmayışı bu verimi düşürür, besin ve enerji akışı yavaşlar.

Şunun altını önemle çizmek gerekir ki bazı türlere kilit tür denmesinin nedeni bir ekosistemi destekleyebilmeleri ve yokluklarında ekosistem görünümünde değişikliğe yol açmalarıdır. Örneğin ağaçlar orman ekosistemi için kilit populasyonlarsa, bizonlar da mera ekosistemi için kilit populasyonlardır. Yani her ekosistem için ayrı kilit türler olabilir.

Tabii bazı ekosistemler içinde canlı olmayan ancak yine kilit tür şeklinde ifade edilebilecek yapılar da bulunmaktadır. Buna en güzel örnek su ekosistemi içinde önemli bir yere sahip olan mercan resifleridir. Bilindiği üzere, resifler canlı mercanların ölmesiyle kireçtaşına dönen iskeletlerinden meydana gelmektedir, yani cansız yapılardır. Pek çok balık türüne ve omurgasız canlı çeşidine barınak olan bu resifler onların korunmasını sağlamaktadır. Yani bu alanların zarar görmesiyle buradaki canlı türleri dağılacak, onlarla beslenen diğer hayvan türlerinin de ortadan kalkmasına neden olacak bir durum ortaya çıkacaktır.

Tekrar canlı kilit türlere dönmek gerekirse daha açık örneklerle konuyu şöyle açabiliriz. Bunun en güzel örneklerden bir tanesi Afrika savanlarında görülen fillerdir (Loxodonta africana-Afrika fili). Bu hayvanların temel gıdalarını, uzun boylu ağaçların genç filizleri teşkil etmektedir. Ve bu ağaçların büyümeleri filler tarafından doğal olarak kontrol altında tutulmaktadır. Ancak bu hayvanların bölgede yok olması durumunda savan, uzun odunsu bitkiler tarafından örtülür. Çünkü genç filizlerin yenmesi bu bitkilerin büyümelerini kontrol altında tutmaktadır. Savanlarda büyüyüp gelişebilen bu çeşit bitkiler, kontrol altına alınmazsa boyları aşırı bir şekilde uzar, sık dalları ve yaprakları nedeniyle daha geniş alan gölge altında kalır, bu nedenle de daha kısa ağaçsı formlar ve çalılar yetersiz ışık sebebiyle büyüme imkânı bulamazlar. Bu durumun devam etmesi zamanla savanın bilinen görünümünün değişmesine neden olur. Savandaki bu çayırlar olmadığı zaman onlarla beslenen başta antilop olmak üzere kimi hayvan türleri ve onlarla beslenen etçil türler de yok olmaya başlar. Sonuçta yeni ekosistem, artık tür çeşidi açısından fakirleşmiş ve daha az üretken canlı topluluğuna ev sahipliği yapmaya başlar. Fillerin savan içindeki diğer bir önemli rolü de, bu bitkilerin tohumlarını yaymalarına yardımcı olmalarıdır. Bu ağaçların büyük ve kalın kabuklu meyvelerini filler kolaylıkla kırabilir ve içlerinde bulunan tohumlarını de yerler. Bağırsaklarda bozulmadan kalan bu tohumlar, filin dışkısı sayesinde taşınarak başka bir yerde çimlenebilir. Yani filler olmazsa bu bitkilerin üremeleri zorlaşacak, hatta bazı bitki türleri için imkânsız hale gelecektir. Filler sayesinde 30-40'a yakın bitkinin bu şekilde dağılımlarının gerçekleştiği tespit edilmiştir. Bölgede yayılış gösteren diğer hayvanların çalıları yemesi ise bitkilerin büyümelerine engel teşkil etmez. Çünkü bitki sadece yapraklarını kaybeder. Büyüme bölgeleri ve yeni sürgünleri ise bu durumdan zarar görmemektedir. Yani filler ve otçul hayvanlar savan içinde denge içerisinde yaşamlarını sürdürmektedirler.

Konuyla ilgili yine güzel örneklerden biri de Posidonia oceanica (deniz eriştesi) adlı Akdeniz'de yaşayan, endemik bir çiçekli deniz bitkisidir. Deniz eriştesi, bulunduğu habitatın kilit türü durumundadır. Sadece denizdeki kumluk alanlarda yaşayan bu bitki, sahip olduğu rizomları (toprak altı gövdeleri) sayesinde ağ benzeri yapılar oluşturur. Bu ağlar deniz kumunu tutarak denizaltı toprak erozyonunu önler. Bitkinin korunaklı yaprakları arasında pek çok Akdeniz canlısı saklanır, beslenir ve yavrulamak üzere yuva yapar. Sadece bir tek yaprağının bile pek çok canlıya ev sahipliği yaptığı bilinmektedir. Bu türün ortadan kalktığını düşündüğümüzde hem bulunduğu ortam şartları değişecek bu da biyolojik çeşitliliğe yansıyarak türlerin azalmasına, bazılarının yok olmasına bile neden olacaktır.

Kaynaklar

1. Boswell GP, Britton NF, Franks NR (1998) Habitat fragmentation, percolation theory and the conservation of a keystone species. Proc. R. Soc. Lond. B 265, 1409, 1921-1925.

2. Christianou M, Ebenman B (2005) Keystone species and vulnerable species in ecological communities:strong or weak interactors? Journal of Theoretical Biology 235, 95-103.

3. Khanina L (1998) Determining keystone species. Conservation Ecology 2, 2. R2.

4. Mills LS, Soule ME, Doak DF (1993) The Keystone-Species Concept in Ecology and Conservation. BioScience 43, 4, 219-224.

5. Posidonia oceanica Yayılımını Inceleme Projesi (POYIP) ODTÜ-SAT (Orta Doğu Teknik Üniversitesi  Sualtı Topluluğu) ve SAD (Sualtı Araştırmaları Derneği) EKOG (Ekoloji Alt Grubu).


Yazar : Nilda KORKUT]]></description>
        <pubDate>Fri, 31 Oct 2008 23:46:31 +0200</pubDate>
        <category>Biyoçeşitlilik</category>
      </item>
      <item>
        <title>Kamuflaj Ustası Bukalemun</title>
        <link>http://www.cilginbiyologlar.com/readarticle.php?article_id=111</link>
        <guid>http://www.cilginbiyologlar.com/readarticle.php?article_id=111</guid>
        <description><![CDATA[Yaz mevsiminin son haftası. Adnan eğitmenin rehberliğinde Doğa Okulu'nun minik kâşifleriyle Izmir Kemalpaşa'daki Kurudere Kanyonu'na doğa yürüyüşüne çıkıyoruz. Amacımız her zamanki gibi doğayı biraz daha yakından tanımak, doğa sayfalarını aralayarak, gizemli sayfalardaki canlıları ortamlarında incelemek.

 

Kanyonun girişinden içeriye doğru yavaş yavaş ilerledikçe, ağaçlarda hoş bir hareketlilik gözleniyor. Ağaç yapraklarının aldığı renkler doyulmaz görsel şölen yaşatıyor bizlere... Kanyonun her köşesinde usta bir sanatkarın fırçasından çıkmışçasına yeşilden kahverengiye, sarıdan kırmızıya, eflatundan mora kadar birçok rengin  yüzlerce tonu hakim bir tablo ile karşılaşıyoruz.

 

Bu esnada çocuklardan biri; yapraklardan birisi ileri-geri yaylanarak hareket ediyor diye arkadaşlarının dikkatini bir noktaya çekiyor. Orada toplanan çocukların bir kısmı &quot;dinozor yavrusu&quot;, kimileri de görünüşünden dolayı &quot;küçük ejderha&quot; diye bağrışıyor. Ansiklopedi ve dergilerden fotoğraflarını tanıyanlar, &quot;bu bir bukalemun olabilir&quot; diye bağrışıyorlar.

 

Doğa eğitmeni, küçük doğa kaşiflerini sakinleştirdikten sonra, yeşil yapraklar arasında salına salına yürüyen, gövdesi yeşil renkli, üzerinde gri noktalar bulunan bukalemunu işaret ederek; &quot;kendi belgeselinizi izlemeye hazır mısınız?&quot; diye sordu.

 

&quot;Evet&quot; yanıtı aldıktan sonra; eğitmen, çocukların dikkatinden kaçan ikinci bukalemunu göstererek; &quot;bu erkek bir bukalemun, karşı daldaki dişinin dikkatini çekebilmek için bir yandan renklerini değiştirirken, diğer yandan da türüne özgü salına salına yürüyüşüyle iyi bir izlenim bırakmaya çalışıyor&quot; dedi. 

 

Çocukların gürültüsünden etkilenen hayvan birden bir heykel gibi donakalıyor.  Beş dakikadan daha uzun bir süre bukalemunun, arka ayağı havada hareketsiz halde asılı durduğunu görüyoruz. Adımları çok ama çok yavaşlıyor, gözleri ile bizi kontrol ediyor.

 

Bukalemunlar çok ağır hareket eder, ağaç ve çalılar üzerinde yaşar. Çok yavaş hareket ettikleri için düşmanlarından kaçamaz, fakat onlara bu eksiklerini kapatacak çok harika bir özellik verilmiştir.

 

Bu Özellikler Ne mi?

Renk Değiştirme Tabii ki.

 

Bukalemunlar, birçok canlı türünde olduğu gibi bulundukları ortama göre renk değiştirerek kendilerini gizlemeleri son derece şaşırtıcı ve en az o kadar da estetik bir olaydır. Yaşadıkları ortam içinde renk değiştirerek gizlenerek, hem düşmanlarından korunur, hem de avlarını kolayca yakalayabilirler.

 

Ancak, bukalemunların üzerinde bulundukları yüzeyle uyum sağlamak için istedikleri zaman istedikleri gibi renk değiştirdikleri yönünde yanlış bir inanış vardır.

 

Genel kanının aksine renk değişimi bütünüyle kendi kontrollerinde değil. Yani istedikleri zaman istedikleri renklere bürünmeleri söz konusu değildir.

 

Bukalemunun derisinin renk değiştirebilmesi, ısıya ve ışığa duyarlı türlere özgü çok çeşitli renk pigmentleri sayesinde gerçekleşmektedir. Deri tabakalarında farklı pigmentler içeren hücreler bulunur. Bu hücreler sıcaklık, ışık ve vücuttaki kimyasal değişikliklere bağlı olarak büyüyüp küçülür.

 

Örneğin sarı renk maddesi içeren hücreler büyüdüğü zaman üzerlerine düşen güneş ışınlarını yansıtır ve hayvan sarı renkte görülür. En alttaki tabakada yer alan melanofor  hücrelerindeki melanin pigmenti hücrelerin merkezine çekildiğinde hayvanın rengi açılırken; melanin, hücrenin kollarına yayıldığında rengi koyulaşır.

 

Gün içinde güneş ışınlarına bağlı olarak sürekli renkleri değişmektedir. Renk değiştirme, bukalemunların en önemli güvenlik mekanizmasıdır. Bu özellikleri sinir sistemi tarafından denetlenir.

 

Renk Değiştirmenin Birkaç Nedeni Var

Vücut sıcaklıklarını ayarlamak için renk değiştirebilirler. Tüm sürüngenler gibi soğuk kanlı oldukları için vücut sıcaklıkları dış ortama bağımlıdır. Koyu renkler ısıyı daha çok emdiği için vücut sıcaklıklarını artırmaları gerektiği zamanlarda derilerinin rengi koyulaşır.

 

Davranışa bağlı olarak da renk değişimi söz konusudur. Sosyal hayvanlar olmadıkları için genellikle bir başka bukalemunla karşılaştıklarından bölgelerini savunmak, rakibini veya düşmanını korkutmak amacıyla derilerinde nokta ya da çizgiler oluşturarak renklerini değiştirirler.

 

Korku, saldırı veya savunma sırasında bukalemunlar ağızlarını olabildiğince açarak, ciğerlerindeki hava keseciklerini hava ile doldurur, kendini olduğundan büyük gösterir ve bu havayı tıslayarak dışarıya verirler.

 

Öte yandan, bukalemunlar birbirine kur yaparken, karşı cinsi etkilemek amacıyla renk ve desen diliyle iletişim kurar, göz alıcı renklere bürünerek duygularını bu şekilde ifade eder.

 

Renk değişimini göstermek için eğitmen elindeki bukalemunu toprağın üzerine koyduğunda, bukalemunun rengi yeşilden griye dönüşüyor.

 

Meselâ gün ışığında yapraklı bir dalda duran bir bukalemun, etrafındaki çalılıkların gölgesine benzer şekilde siyah ve uçuk kahverengi lekelerle yeşil olur. Akşam yaklaştığında ve ışıklar sönükleşmeye başladığı zaman da renkleri grimsi yeşile döner. Daha sonra da sarı lekeli, donuk sarımsı-kahverengiye dönüşür. Karanlıkta ise bukalemun tamamen siyah olur.                

 

Bukalemunlar, renk değiştirebilme özellikleriyle teknolojik gelişmelere de örnek olmuştur. Hatta bir Alman cam fabrikası, bukalemunların bu özelliğinden yola çıkarak renk değiştiren camlar üretmeye başlamıştır.

 

Geceleri bütün bukalemunlar açık gri tonlarda olu-yor. Ağırlıkları izin verdiğince, dalların en uç noktalarında uyumaya özen gösteriyorlar. Böylece ağaç yılanlarından korunuyorlar.

 

Bukalemunların zayıf yönleri güçlü özelliklerle donatılarak dengelenmiştir. Örneğin gözleri... Gözkapakları çok kalın ve ortada küçük bir açıklık bırakacak şekilde göz küresini kapatır. Gözlerinin birbirinden bağımsız olarak hareket ettirebilme yetenekleri de bukalemunların ilginç özelliklerinden biridir.

 

Gözlerinden hiçbir ayrıntı kaçmıyor; biri öne bakarken, diğeri arkayı gözetleyebiliyor. Yani bir gözüyle gökyüzünü tararken bir gözüyle yerde böcek arayabiliyorlar. Bir gözü ile önündeki avını kontrol ederken, diğer gözü ile arka tarafından bir tehlike gelip gelmediğini gözetleyebiliyorlar. Ama bir böcek buldukları zaman her iki gözleriyle avlarına odaklanıyorlar.

 

Göz bebeğin diyaframı derinliği ayarlıyor, beyin mercek kırılmasının derecesini kaydediyor ve böylece ava olan uzaklık belirleniyor. Çıkık gözlerini birbirinden bağımsız olarak hareket ettirebildiklerinden her yeri görebiliyorlar. Bu panoramik görüş açısı onlar için güvenlik ve bol av anlamına geliyor.

 

Peki küçük beyinleri, yüksek çözü-nürlükte, son derece net ve 180 derece açılı iki resmi nasıl işliyor? Aynı anda mı yoksa ayrı ayrı mı? Ayrıca iki gözün paralel hareketini nasıl şaşı bakışa dönüştürebiliyor? Eğitmen bunları bilmediğini ve kitaplardan araştırılıp öğrenilebileceğini söylüyor.

 

Bukalemun bizden zarar gelmeyeceğini anladıktan sonra biraz daha rahat hareket ediyor. Eğitmenimiz, bukalemunların günde 20-25 böcek yediğini ve biyolojik mücadelede oldukça önemli olduklarını söylüyor.

 

Daha sonra yerden yakaladığı çekirgenin göğüs bölgesini hafif sıkarak sersemlettikten sonra bukalemunun bulunduğu dal üzerine bırakıyor. Bukalemun bir gözü ile bizi kontrol ederken diğer gözü ile menziline giren böceği takip ediyor, dalda hiç hareket etmeksizin bekliyor ve en uygun anda ağzının aralandığını ve daldaki böceğin yok olduğunu görüyoruz. Dilini dışarı çıkararak böceği avlamasını pek net göremedik.

 

Bukalemunlar avlarını bir ok gibi fırlattıkları dilleri sayesinde yakalarlar. Hayvanın neredeyse kendi boyu kadar fırlatabildiği bu dilin ucunda özel bir vantuz sistemi bulunur. Dili ağızdan ilk çıktığı anda ucu dışbükey haldedir.

 

Avına yaklaşmış ve iyice gerilmiş olduğunda dilin ucu şekil değiştirerek içbükey bir hal alır. Böylece dilin ucunda oluşan dudaklar ava çarpar ve bir vantuz gibi yapışır.

 

Dilin fırlaması, ava yapışması ve ağza geri çekilmesi, tüm bunlar insan gözünün takip edemeyeceği kadar kısa bir sürede gerçekleşir.

 

Bilim adamları hızölçer ve yüksek hızlı X ışını sinematografi kameralarıyla yaptıkları çekimlerde bukalemunların dilini saatte 21,6 km hızla fırlattığını ve saniyenin yalnızca onda biri kadar bir sürede bunu gerçekleştiğini saptamışlardır. Bukalemunun avını yakalaması kare kare yavaşlatılmış çekimde izlendiğinde, dilin her bir karede aldığı şekil farklı görünmektedir. Sinirlerden kaslara her bir şekil için ayrı sinyaller ulaşır. Bu sinyaller kaslara iletilen birer emir gibidir. Kasların son anda bir vantuz gibi kasılması da böyle bir emir sayesindedir.

 

Bukalemundaki bu balistik mekanizmanın temelinde dildeki kaslar ve onları kontrol eden sinirler yatıyor. Dilin dışbükey şekilden içbükeye geçirilerek ortaya bir vantuz çıkarılması, darbeden hemen önce kasılan iki kas sayesinde mümkün oluyor.

 

Eğitmen, bukalemunun yürümeye değil, sarılmaya ve kavramaya ihtiyacı olduğunu belirterek, ikili ve üçlü gruplar halinde birbirine yapışmış parmaklarının, özellikle ağaçlarda yaşayan türlerde dalları kavramak için ideal yapılar olduğunu söylüyor. Kuyrukları da bacaklarıyla birlikte ağaç dallarına tutunmada önemli rol oynuyor.

 

Bukalemunların Nesli Azalıyor Mu?

Ege'de Izmir'in kuzeyinden başlayarak Doğu Akdeniz bölgesine kadar denize yakın ve nemli makilik alanlarında yayılış gösteren bukalemunlar, hayvanlar âleminde her ne kadar düşmanlarına karşı türlü stratejilerle donatılmış olsa da, insanların saldırısına direnemiyorlar.

 

Özellikle son yıllarda bukalemun varlığını tehdit eden başka bir sorun daha var. Türkiye'de dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, bukalemunların doğal yaşam alanları giderek yok oluyor. Yaşam alanları; ikinci konut yapımı, makiliklerin tıraşlanması ve plansız yol yapımı gibi nedenlerle yok ediliyor.

 

Bu yüzden bukalemunlar daha da küçük ve kopuk popülasyonlar halinde dar bölgelere sıkışıyorlar. Hantal yapıları yüzünden hızlı ve kolay yer değiştiremeyen bu hayvanların yaşama alanlarını kaybetmeleri soylarını sürdürmeleri açısından tam bir felaket anlamına geliyor.

 

Özellikle son yıllarda pek çok sürüngen gibi bukalemunlar da evlerde bakılmak üzere evcil hayvan mağazası satılmakta. Zararsız ve gizemli yapılarından dolayı da özellikle çocuklar tarafından evde beslenmek için tercih ediliyorlar. 

 

Bu nedenle sürekli ve çok sayıda doğadan toplanıyorlar. Bu da doğal popülasyonlarını büyük ölçüde zarara uğratıyor.  Öte yandan, doğal ortamında çok sayıda ve değişik türde böceğe ihtiyaç duyan, bitki örtü sü bakımından zengin, nemli ve su kaynaklarının bulunduğu ortamlarda yaşayan ve biyolojik ritimleri doğadaki günlük ve yıllık sıcaklık değişimlerine ayarlı bu hayvanlar, yapay ortama uyum sağlamakta zorlanıyor.

 

Daha doğrusu uyum sağlayamıyor. Bu yüzden ne kadar özen gösterilirse gösterilsin, bukalemunların evlerdeki ömrü ancak birkaç yıl kadar oluyor.

 

Bukalemunların evde beslenmesi zorcadır, zira bukalemunlar esaret altında uygun koşullar sağlanmadıkça fazlaca yaşayamazlar. Özellikle Akdeniz ve Ege bölgesinde yaşayan kişilerin haricindekilerin bukalemun beslemeleri pek doğru değildir. Zira bu bölgelerin dışında kalan bölgelerin iklimi bukalemunlar için fazla serttir.

 

Bu yüzden özellikle son yıllarda çevreciler bukalemunların ticari olarak alınıp satılmasının önüne geçme ve yaşam alanlarını koruma amacıyla faaliyetlere başladılar ve bukalemunlar, her türlü bitki ve hayvan türünün uluslar arası ticaretini düzenleyen CITES (Convention on International Trade in Endangered Species of Wild fauna and Flora) sözleşmesi kapsamında koruma altına alındı. Ülkemizde yaşayan C. chamaeleon türü CITES'in II no'lu ekinde yer alıyor.

 

Avrupa birliği ülkeleri de bu türü sıkı koruması gereken canlılar arasına dahil etti.

 

Gezimizin sonunda; doğa kâşifi çocuklar: hep birlikte bağırıyorlar &quot;bukalemunların akvaryumcularda satılmasını istemiyoruz, doğal ortamla rında görmek istiyoruz&quot; diyorlar. 


Yazar : Dr. S. Hakan Durmuş]]></description>
        <pubDate>Fri, 31 Oct 2008 23:41:56 +0200</pubDate>
        <category>Zooloji</category>
      </item>
      <item>
        <title>İhraç Edilen Yabani Mantar: Kuzu Göbeği (Morchella)</title>
        <link>http://www.cilginbiyologlar.com/readarticle.php?article_id=110</link>
        <guid>http://www.cilginbiyologlar.com/readarticle.php?article_id=110</guid>
        <description><![CDATA[Türkiye her yıl ilkbahar aylarında tonlarca (400-500 ton) kuzu göbeği mantarını özellikle Avrupa ülkelerine ihraç etmekte ve bunun sonucunda önemli miktarda döviz girdisi sağlamaktadır. Köylüler bu mantarı toplamak için sabahın erken saatlerinden akşam saatlerine kadar ormana gidip mantar aramaktadırlar. Bu sürede toplanan mantarlar, akşamüstü köye gelen aracılar tarafından peşin olarak satın alınmakta ve kısa sürede ihracatçı firmaya teslim edilmektedir. Mantarlar, bu firmalarda boyutlarına göre tasnif edilir, sapın topraklı kısmı kesilir, daha sonra üçer kiloluk kasalar halinde paketlenip taze olarak Fransa, Isviçre, Almanya, Ingiltere, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, Avusturya, Ispanya, Amerika, Isveç ve Norveç gibi ülkelere gönderilir. Talep fazlası ise dondurularak veya kurutularak daha sonra satılmak üzere depolanmaktadır. Dünyada Italya, Ispanya ve Yunanistan gibi Akdeniz ülkelerinde yetişen kuzu göbeği hem çeşit hem de miktar olarak ülkemizde oldukça zengin durumdadır.

Kuzu Göbeğinin Künyesi

Morchella cinsine ait olan kuzu göbeği mantarları ortalama 5-15 cm boyunda, kremden koyu kahverengiye kadar değişen renklerde bal peteğini andıran şapkası ile kolayca tanınabilecek bir yapıdadır. Üremelerini sağlayan sporlar, askus adı verilen bir kese içinde bulunur. Bu keseden atılan sporlar uygun sıcaklık ve nemde toprakta çimlenerek mantarı meydana getirirler. Kuzu göbeği mantarının dünyada yaklaşık olarak 30 civarında türü bilinmektedir. Türkiye'de ise en yaygın olarak rastlanan türleri, Morchella crassipes, M. conica, M. deliciosa, M. esculenta, M. elata, M. distans ve M. rotunda'dır.

Nerelerde Yetişir?

Yurdumuzda çam ormanlarında, bazen meşe, dişbudak gürgen ve elma ağaçlarının çevresinde, ilkbaharda özellikle Nisan ve Mayıs aylarında yağmurlardan sonra kuzu göbeğini bol miktarda bulmak mümkündür. Genellikle Ege, Akdeniz ve Karadeniz bölgelerinde yetişen bu mantarlar Izmir-Bergama, Muğla, Kastamonu, Aydın, Denizli, Çanakkale, Uşak, Balıkesir, Sinop illeri ve çevresinde yaygın olarak tanınmakta ve toplanmaktadır.

Dikkat!

Ekonomik yönden orman köylüsüne büyük katkı sağlayan bu mantarların çeşit ve miktarında son yıllarda bir azalmanın olduğu gözlenmektedir. Azalma sebebi olarak, yağmurların yeterince yağmaması yanında mantarların aşırı ve bilinçsizce toplanması görülmektedir. Bu mantardan gelecekte de aynı şekilde faydalanmak istiyorsak dikkat edilmesi gerekenleri şöyle sıralayabiliriz;

*Yapılan orman kesimleri ve şehirleşme nedeniyle türün yayılış alanı sürekli daralmakta olduğundan yayılış alanlarını genişletmeye yönelik koruma alanları oluşturulmalıdır.

*Türün aşırı toplanması engellenmeli, bu konuda toplamanın yapıldığı orman köylerine gelir getirici alternatif üretimler sağlanmalı ve toplama konusunda halkın bilinçlendirilmesine yönelik çalışmalar artırılmalıdır.

*Mantar çoğunlukla daha eşeysel olgunluğa ulaşmadan, yani sporlarını oluşturmadan gençken toplanmakta bu da türün yok olmasına neden olmaktadır. Diğer taraftan mantarın toprağıyla birlikte bulunduğu ortamdan çıkarılması, oluşum evresinde çok önemli bir yapı olan sklerosiyumu (Morchella'nın yaşam döngüsünde olumsuz koşullara dayanıklı önemli bir evre) ortadan kaldırmaktadır. Bu nedenle hem genç mantarların toplanmaması hem de sklerosiyumun korunması için gerekli bilgi aktarımı yapılmalıdır.

Görüldüğü gibi yapılan ihracatla elde edilen dövizle ekonomik yönden önemli miktarda gelir getiren bu mantar, gerekli önlemler alınmazsa yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. Bunun için özellikle ilkbahar aylarında orman köylüsüne toplama ile ilgili bilgiler aktarılarak bu konuda bilinçlenmeleri sağlanmalıdır.

Kaynaklar

Işıloğlu, M. 2001. Morchella'nın Geleceği, 4. Ulusal Ekoloji ve Çevre Kongresi, 5-8 Ekim, Bodrum, sayfa: 63

Yılmaz Ersel, F. 2003. Kuzu Göbeği (Morchella spp.), Tarım Dergisi, Yıl: 4, Sayı13, sayfa:32.


Yazar : Yrd.Doç.Dr.M.Halil SOLAK, Yrd. Doç. Dr. Fadime YILMAZ ERSEL]]></description>
        <pubDate>Fri, 31 Oct 2008 23:38:33 +0200</pubDate>
        <category>Fungi</category>
      </item>
      <item>
        <title>Evimizin Sevimli Dostları Kediler ve Van Kedisi</title>
        <link>http://www.cilginbiyologlar.com/readarticle.php?article_id=109</link>
        <guid>http://www.cilginbiyologlar.com/readarticle.php?article_id=109</guid>
        <description><![CDATA[Kediler, davranışlarıyla eski çağlardan beri insanların dikkatini çekmiş ve sempatisini kazanmışlardır. Dünya kedi ırkları arasında Van Kedisi, kendine has özellikleri ile, insanların dikkatini çekmekte ve dünyanın çeşitli yerlerinde yıllardan beri yetiştirilmektedir. Ülkemizin ekolojik kültür zenginliklerinden olan Van Kedisinin sayıları giderek azalmakta ve eğer önlem alınmazsa, saflıkları da bozularak yok olma tehlikesi ile karşı karşıya bulunmaktadırlar. Bu durum, son yıllarda Van kedilerine ilgi duyanların bazı çarelere başvurmalarına yol açmıştır. Bu amaçla, önceleri Van Tarım Meslek Lisesinde koruma ve yetiştirme çalışmalarına başlanmış, ancak yeterli bilgi ve tecrübenin olmayışı nedeniyle istenilen sonuç alınamamıştır. Dar denebilecek tel örgülü kümeslerde barındırılmaları da kedilerin psikolojilerini bozmuş ve doğallıklarından uzaklaşarak saldırgan bir hal almalarına sebep olmuştur. Halbuki Van kedileri evde insanlarla beraber olmayı sevmekte ve özgürlüklerine düşkünlükleriyle tanınmaktadırlar.

Yüzüncü Yıl Üniversitesi Ziraat Fakültesi tarafından 1980 li yıllarda başlatılan Van Kedisi Koruma ve Araştırma çalışmaları, daha sonraları Veteriner Fakültesi Zootekni Anabilim Dalı tarafından devam ettirilmiş ve 1992 yılında kısa adı VKAM olan Van Kedisi Araştırma Merkezi kurulmuştur. Bu tarihlerde Van da bir Kedi Evi ile, Ana-Yavru Sağlık Dispanseri kurularak, Van daki bütün Van kedileri kayıt altına alınıp, kimlik belgesi verilmiştir.

Yapılan araştırmalara göre Van kedilerinin anavatanı, Altay dağlarının eteklerinde bulunan Buhtamara şehridir. Batı Asya da bir kedi evcilleştirme merkezinin olması, bu tezi desteklemektedir. Van kedileri için diğer bir iddia da, bu ırkın spontan orijinli olduğu ve soğuk iklimde üretildiği yönündedir. Yetiştirildiği yerler ise Türkiye, Iran ve Rusya olarak bilinmektedir. Dünya kedi ırkları arasında özel bir yere sahip olan Van Kedisi, göz renklerinin orijinalliği, uzun beyaz tüyleri ve sevecenliğiyle insanların büyük beğenisini kazanmıştır. Bu özelliklerinden dolayı, çağlar boyunca Anadolu da ve tüm dünyada insanların dikkatini çekmiştir. Van kedilerine ait ilk bilgilere, Hitit mücevherlerinde ve mühürlerinde rastlanmıştır. Daha sonra Romalıların bu bölgeyi egemenlikleri altına alması ile (MS 75-387), Roma kalkanlarına ve bayraklarına Van Kedisi resmedilmiştir. Eskiden Van kedileri, yaz aylarını Erek dağının eteklerinde, kış aylarında şehirde ailelerinin yanında geçirerek yarı yabani bir hayat sürerlerdi. Günümüzde ise, tamamen ailenin bir üyesi olarak özellikle bahçeli evlerde barındırılmaktadırlar. Van yöresinde, halk tarafından kediye &quot;Pişik&quot; denir. Van Kedisi, fare ve böcekleri avlayan bir hayvan olmaktan çok, yöre halkı tarafından bir süs kedisi ya da ailenin dost bir bireyi olarak kabul edilir.

Van Kedisini Tanıyalım

Van Kedisinin vücut uzunluğu yeni doğanlarda 10-12 cm, ergin hayvanlarda ise 30-40 cm civarındadır. Kedilerin tüyleri, genellikle tümden beyaz olmakla beraber, bazen siyah ve kahverengi benekli olanları da vardır. Tüy uzunluğu bakımından da kısa, orta ve çok uzun tüylü olmak üzere 3 çeşittir. Göz renkleri bakımından; her ikisi mavi, her ikisi sarı, birisi mavi diğeri kehribar, birisi sarı diğeri mavi şeklinde çeşitleri bulunmaktadır. Benzer şekilde, gözlerdeki farklı renklilik, bazı insanlarda, köpeklerde ve kurtlarda da görülmüştür. Buna Defekt Sendrom denilmektedir. Aslında Van kedilerinde yaygın bir göz kusuru olan bu özellik, halk tarafından tek gözlülük olarak tanımlanır ve aranan bir özelliktir. Hatta halk adeta tek göz olmayan kedileri Van Kedisi olarak benimsememektedir. Van Kedisindeki mavi göz rengi, daima turkuaz mavisi özelliği göstermesine rağmen, kehribar gözdeki renk tonu oldukça farklılık gösterir. Bu tonlar, kehribar, açık kehribar, sarı ve çağla yeşilidir. Çok ender olarak da kehribar göz rengi yerine, kahverengi olabilmektedir. Mavi gözlü kediler, mavi gözlü-kısa, kadife kürklü ve mavi gözlü-uzun ipek kürklü kediler diye ayrılır. Van kedilerinde, yeni doğan yavruların gözleri grimsi renktedir. Yavru kedinin doğumundan 25 gün sonra göz renkleri farklılaşmaya başlar ve 40 gün sonra da göz renkleri netleşir. Van kedilerinde sağırlığın yaygın olduğu kanaati var ise de, tekgöz ve mavi gözlü kedilerde ancak %2-3 civarında sağırlık vardır. Van kedilerinde sağırlığın yaygın olduğu sanılsa da, bu aslında Ankara kedisinin bir özelliğidir. Van Kedisini diğer kedilerden ayıran en önemli özelliklerinden birisi de sudan korkmayan bir kedi oluşudur. Bilindiği gibi kediler genellikle suyu sevmezler ve kaçarlar. Van kedileri ise suda yüzmekten çok hoşlanırlar. Eğer suya doğru gidiyorsa, bu zorunluluktan değil, sadece zevktendir. Özellikle ılık ve sığ sularda yüzmeyi seven Van kedileri, evlerde musluktan damlayan sulara pati atar ya da banyoda size eşlik eder.

Van Kedisinde Üreme

Van kedileri 8-13 ayda eşeysel olgunluğa erişirler. Bu, havaların ısınmaya başladığı ilkbahar aylarıdır. Ayrıca sıcak bir ortam, iyi bakım ve besleme şartları sağlandığında yılın her mevsiminde kızgınlık gösterebildikleri de görülmüştür. Diğer kedilerde olduğu gibi, gebelik 59-68 gün sürmektedir. Bir batında 4-7 yavru doğururlar. Yavruların gözleri 9. günde açılır. Bu zaman zarfında, memeyi, sütün kokusundan bulabilmektedirler. Doğduklarında 70-95 g arasında olan yavrular, 10 gün içerisinde 2 kat ağırlığa ulaşırlar. Ergin olduklarında, dişiler 3, erkekler ise 4,5 kg ağırlığa ulaşılırlar. Dişi Van kedileri seçici olup, önüne gelen her erkek kedi ile çiftleşmez.

Doğum yaptığı yeri emniyetli bulmaz ise en kısa zamanda daha emniyetli bir yer bulup , yavrularını buraya taşır. Anne, yavrularını çok az yalnız bırakır ve sadece ihtiyaçlarını karşılamak için yavrularından uzaklaşır. Doğum yapan Van kedileri diğer kediler gibi, göbek kordonunu kendi dişleriyle koparırlar. Sağlam yavrularını ise yalayarak kurumalarına yardımcı olur. Bu yalama aynı zamanda yavrunun derisindeki kılcal damarlardaki kanın harekete geçmesine de yardım eder. Türkiye nin en yüksek dağlarının bulunduğu Doğu Anadolu bölgesindeki yüksek sıcaklık farklarına kürkleri sayesinde uyum sağlayabilirler.

Van Kedisinin Davranışları, Alışkanlıkları ve Eğitilmesi

Van kedileri, çene altı, baş ve boyun altlarının okşanmasından çok hoşlanır, huzur bulur ve sakinleşirler. Bu nedenle onları bu şekilde sevmek, kedi ile iyi bir diyalog kurma açısından önemlidir. Okşanırlarken zevk aldıklarını, gözlerini kısıp, boynunu uzatarak ve kuyruklarını kaldırarak belli ederler. Van Kedisi, kendisine gösterilen sevgiye, bağlılık ve sevgiyle karşılık verir. Sevgi istekleri, özellikle gebelik döneminde artar ve sahiplerine çok yakın davranırlar. Yabancıları gördükleri zaman tepki göstererek, kaçarlar. Kendisini sevenlerin kucağına çıkıp, okşayan elleri önce hafifçe şakacıktan ısırır, sonra yalayarak sevgi gösterisinde bulunur ve mırıldanır. Sahibinin, diğer kedi ve küçük çocukları sevmesini kıskanır.

Van kedileri, oldukça zeki hayvanlardır ve kendilerine gelebilecek zararları kolayca fark edebilirler. Sevecen yaklaşan insan ve hayvanlara karşı dostça davranırlar. Fakat kötü davranacağını ve zarar vereceğini hissettiklerinde de, hemen tıslama ve hırlama ile tepki verirler. Savunmada tırnak ve dişlerini kullanırlar.

Van kedileri, kendi aralarında ve insanlarla iletişim kurabilmek için değişik sesler çıkarırlar. Çıkarılan bu sesler, onların psikolojik durumları ve ihtiyaçları hakkında ipuçları verir. Duruma göre çıkardıkları ses farklıdır. Bu miyavlamalar insanlarla, yavrularıyla ve erişkinlerle olan ilişkilerinde farklıdır. Van Kedisi, sabahleyin, sahibiyle karşılaştığında, yüksek sesle miyavlayarak sevincini gösterir. Acıktığında, mutfak kapısına doğru giderek, acıktığını belirtecek şekilde miyavlar. Sahibine, mutfağın kapısını gösterir. Yiyeceği verildiğinde, yemeğe başlamadan önce, sahibinin yüzüne bakıp sürtünerek adeta teşekkür eder ve sevindiğini belli ederek yemeğe başlar. Van kedileri, diğer kediler gibi, istenilen yere tuvaletlerini yapması için eğitilebilirler. Eğer tuvalet alışkanlığı yok ise istenmeyen yerlere tuvaletlerini yapabilirler. Evde uygun bir yerde, içinde kum bulunan bir kap tuvalet olarak kullanılabilir. Kedilerin ön ayakları kum kabına sürülerek, eşeleme davranışı kazandırılmalıdır. Burnu kuma sürtülerek, gaita ve idrarını koklaması temin edilmelidir. Evde farklı yerlere tuvaletini yaparsa; azarlanmalı ve hatalı iş yaptığında ceza olarak yemeği geciktirilmelidir. Van Kedisinin eğitime çok iyi cevap verdiği gözlenmiştir. Kendisine öğretilenleri çok çabuk kavrar. Van kedileri insanların kullandıkları tuvaletlere de alıştırılabilir. Bunun için kedinin tuvaletini yaptığı kum dolu kap, insanların kullandıkları tuvaletin bir köşesine konulmalı ve kediye koklatılmalıdır. Içindeki kum, her gün, biraz daha azaltılarak, zamanla kum tamamen kaldırılabilir. Kediler kum olmamasına rağmen bu tuvaletleri kullanabilirler. Tuvaletin kapısı, kedinin içeriye girebileceği şekilde biraz açık tutulmalıdır. Bazı kediler, eğer öğretilirlerse, tuvalet kapısının koluna atlayarak açtıkları da görülmüştür. Çünkü kediler, tuvalete alıştıkları zaman, kolay kolay başka bir yeri tuvalet olarak kullanmazlar. Eğer kapı kapalıysa, kapının önünde miyavlayarak sahibinden kapıyı açmasını isterler. Van kedileri, eğer üzerinde ısrarla durulursa, tuvalet taşının deliğine de alıştırılabilirler. Bu durumda ise, toprak örtme işlemini betonu ya da fayans zemini kazıyarak yapmaya çalıştıkları görülmüştür. Hatta, tuvalet yaptıktan sora sifonu çekmesi bile öğretilebilmiştir.

Van kedilerinin tavşanlarla, kuşlarla hatta yavru köpeklerle beraber büyütüldüklerinde, köpeklerle bile iyi arkadaşlık yaptıkları gözlenmiştir. Dışarıda serbest yaşayan kedilerin, çoğunlukla fareleri yedikleri halde, evde barındırılan Van kedilerinin çoğunun fareleri yemedikleri, onlarla saatlerce oynadıkları görülmüştür. Fareleri havaya atıp yakaladıkları, bırakarak tekrar yakalayarak onlarla oynadıkları, Van kedilerinin ne kadar oyuncu olduklarının bir göstergesidir. Yavruların gelişiminde önemli bir etken olan oyun, anne tarafından kontrol altında tutulur ve yavrularına yaşamaları için nasıl davranmaları gerektiğini öğretir. Eğer yavru tek kalırsa annesi ile; annesi de yoksa başka tür hayvanlarla bile oynamak ister. Van kedileri, oyun sırasında çok kızdırılırlarsa önce kaçmayı dener; kaçamayıp köşeye sıkıştığında, biraz tısladıktan sonra karşıdakinin suratına tükürerek tepkilerini ifade ederler. Van kedileri, birbirleri ile ilişkilerinde uyumludur. Özellikle dişi Van kedileri son derece sakin mizaçlıdır ve birbirleriyle hemen hemen hiç kavga etmezler. Yavru kedilerin birbirleriyle olan ilişkileri ilk zamanlar tamamen oyun oynamaya yöneliktir. Birbirlerine küçük pençeler atarak alt alta, üst üste yuvarlanarak adeta güreş yaparlar. Erkek kediler ise, birbirlerine karşı kavgacıdırlar. Eğer ortama yeni bir erkek kedi gelmişse, uzun süre yeni gelen kediye karşı üstünlük kurma kavgası olur. Bu kavgalar, son derece tehlikeli olabilir. Zaman zaman yemek yeme, su içme, kızgın bir dişi kedi ile çiftleşme isteği büyük kavgalara neden olabilir. Yerleşme alanlarına sahiplenme duygusu taşırlar. Yaşadıkları ev ve buna bağlı olarak yaşama alanları değiştirildiğinde, yeni yerini beğenmezse eski evine dönme çabası gösterirler. Bu şekilde onlarca km uzağa giderek eski yerlerini buldukları görülmüştür. Van kedileri, yeni yaşama alanlarına 20-30 gün içinde uyum sağlayabilirler. Çevreyi inceleme ve tanıma süreci içerisinde sahiplerine karşı ilgisizdirler. Kendi yataklarından ve yuvalarından başka yerde yatmak istemezler. Mekan değişiklerinde miyavlayarak huzursuzluklarını belli ederler.

Van kedilerinin avlanma kabiliyeti yüksektir. Keskin duyu organları, karanlıkta bile çok iyi görebilen gözleri, sivri pençeleri, keskin dişleri, kıvrak vücudu, ayak parmaklarının üzerinde sessizce yürüyebilmesi onu iyi bir avcı yapmıştır. Göz ve burun etrafında, anten görevi yapan kılların bulunuşu da avcılık yeteneğini kuvvetlendirmektedir. Kedilerin bıyıkları çok önemlidir ve asla kesilmemeli ve koparılmamalıdır. Bıyıklar, kedilere denge sağladığı gibi, karanlık yerlerde yönünü bulmada, önündeki engelleri hissetmede ve avının bulunduğu yeri tespit etmede birer radar görevi görür. Fare, kuş, kertenkele gibi hayvanları yakalayıp yedikleri gibi, küçük böcek ve sinekleri de havada avlayarak yerler. Ev dışında iç içe yaşadıkları kümes hayvanlarına asla saldırmazlar.

Özgürlüklerine düşkün, bireysel hareket eden kediler ile sahipleri arasında sevgiye dayanan bir ilişki vardır. Sahibinin kedisine olan sevgisini paylaşacak birisini kıskandıklarından dolayı, yaşadıkları ortamda, rekabet edecekleri başka bir kedi, hayvan, hatta küçük çocuk dahi olmasını istemezler. Aksi durumda küskün bir tavır takınarak, hem sahibine, hem de kıskandığı ortağına saldırarak zarar verebilirler. Etrafa rasgele tuvaletlerini yaparak ilgi çekmeye çalışırlar. Yemek yemezler su içmezler, bir köşeye çekilerek düşünceli bir hal alırlar.

Bir Van Kedisi hakkında sahibinin söyledikleri ilginçtir. &quot;Özellikle mi Van Kedisini tercih ettim? Hayır. Ben depresyonuma, o da bunalımlarına ortak ararken tesadüfen bir araya geldik. Ben boşanıyordum; o da eski sahibi tarafından dövülüyor, susuz ve aç bırakılıyordu. Daha ilk günden uyumlu bir ikili oluşturduk. Aradan geçen dört seneye rağmen maruz kaldığı hırpalanmanın etkisini üzerinden atamayan kedim, sinirli mizacını insana özgü davranışlarıyla dengeliyor. Örneğin, geceleri yatağıma gelip yastığa başını koyduktan sonra ağzıyla örtüyü üzerine çekip uyuması, hasta olduğum zaman iyileşene kadar yanımdan hiç ayrılmaması, benimle beraber televizyon seyrederken çikolatalı dondurma yemesi... Her gün eve koşarak gitmemin en büyük nedeni o.&quot;

Van kedilerinin beslenmesi

Dünyanın en seçici hayvanlarından sayılan Van kedilerinin damak zevkleri de farklılık gösterir. Tıpkı insanlar gibi, onların da tercihleri vardır ve insanlar gibi, yanlış bir beslenme onlara zarar verebilir. Kedilerin yiyecek tercihlerini koku, tat, şekil ve içinde bulundukları ortam gibi birçok faktör etkilemektedir. Örneğin, Van Kedisi, yemeğinin, sütünün sıcak olup olmadığını, ön ayağı ile kontrol eder ve yemek uygun sıcaklıkta ise yer, değilse ılıyıncaya kadar bekler. Van Kedisinin, diğer kedilerden farklı olarak kavun, karpuz ve bazı meyveleri de yediği gözlenmiştir. Kedilerin, genel olarak mideleri küçük ve sindirimleri yavaş olduğu için, yiyeceklerini azar azar ama sık aralıklarla yerler. Günde 10 ile 20 öğün yemek yerler. 30-40 °C sıcaklıktaki yiyecekleri daha iştahla yerler. Kediler, köpeklere göre daha etçil olup, balık etini diğer etlere tercih ederler. Kedi sahipleri, Van Kedisinin yumurta sarısını yediğinde, tüylerini parlaklaştırdığı ve dökülmesini önlediğini ifade etmektedirler. Kedilerin çoğunun tatlı sevmemelerine karşılık, Van kedileri dondurma, krema ve sütlaç gibi tatlıları severek yerler. Yemek için belli bir yeri ve kabı olması gerekir. Van kedileri (özellikle yavrular), yemek yedikleri yerlerine kolayca alıştırılabilirler. Yemek yeri ile tuvalet yeri birbirinden ayrı ve uzak olmalıdır. Yemek yerine alıştırılan ve karınları doyurulan kediler, insanları rahatsız etmez, mutfaktan yemek çalmaz, tencere ve tabakları yalama gibi istenmeyen hareketler yapmazlar. Kendisi aç bile olsa, sahibi yemek yerken yanına oturur ve rahatsız etmeden onu seyreder. Kendisine yemek verilmedikçe sofradaki yemeklere dokunmazlar. Yerli ve yabancı ziyaretçilerin ilgi odağı olan Van kedilerinin korunması ve üretilmesi için bazı önlemlerin alınması gerekmektedir. Bunları kısaca şu şekilde sıralayabiliriz:

1. Van kedisi ile ilgili çalışmalarda Valilik- Üniversite iş birliği artarak devam etmelidir.

2. Van kedilerinin ülke dışına çıkışları, kontrol altına alınmalıdır. Ülke içinde bile, Van iklimine benzemeyen yerlere verilmemeye dikkat edilmelidir.

3. Her Van kedisine mutlaka kimlik verilerek, beslenme, üreme ve sağlık durumları kontrol altında tutulmalıdır.

4. Ailelere ve çocuklara Van kedisi sevgisi aşılamak için broşür, reklam vb. tanıtım çalışmaları yapılmalıdır.

5. Van yöresindeki ailelere, Van kedisi beslemek için teşvik verilmelidir.

Kaynaklar

1.http://www.huseyincelik.net/van_kedi.html (14.03.2005)

2. http://www.van.pol.tr/html/van_kedisi.html (14.03.2005)

3. Inan, M.S. 1992. Van Kedisinde Göz Pigmentlerinin Biyolojik Dağılımı. Yüksek Lis. Tezi. Y.Y.Ü. Fen Bil.Ens. Van

4. Odabaşıoğlu, F. ve Ateş, C.T. 2000. Van Kedisi. S.Ü. Basımevi. 100s.

5. Şenler, N. 1986. Van Kedisinin Biyolojisi ve Davranış Özellikleri. Yüksek Lis. Tezi. Y.Y.Ü. Fen Bil. Enst. Van.

6. Yavuz, H.M. 1996. Kedilerin Beslenme Davranışları. Pet Magazine. Hayvan severler Derg. :29-38 .


Yazar : Dr. Hüsrev DEMİRULUS]]></description>
        <pubDate>Fri, 31 Oct 2008 23:02:53 +0200</pubDate>
        <category>Zooloji</category>
      </item>
      <item>
        <title>Bir Ortak Yaşam Öyküsü: Mikoriza</title>
        <link>http://www.cilginbiyologlar.com/readarticle.php?article_id=108</link>
        <guid>http://www.cilginbiyologlar.com/readarticle.php?article_id=108</guid>
        <description><![CDATA[1880'li yıllarda Prusyalı mantar severlerin memnun edilmesi için Biyolog Albert Berhard Frank'a Prusya Krallığında domalan (Tuber magnatum pico) üretimini mümkün kılacak koşulları bulma görevi verilmişti. Frank, araştırmalardan sonra bu lezzetli mantarların, meşe ve kayın kökleriyle beraber yaşadıklarını öğrendi, ama mantarlar parazit gibi davranmak yerine, ağaçları besleyici maddelerle besliyorlardı. O tarihten sonra yeryüzünde çok sayıda bitkinin mantarlarla simbiyotik bir ortaklık oluşturdukları tespit edilmiştir. Kelime olarak mantar-kök anlamına gelen mikorizanın herhangi bir cinse bağlı bitki türlerinin % 95 'inde karakteristik olarak görüldüğü tahmin edilmektedir. Bitkiler arasında mikorizal durum istisna değil, bir kuraldır. Mikorizal mantar bitki kökünün korteksine (kabuğuna) yerleştikten sonra korteks içine hiflerini (mantar ipliği) salarak iç ortamın bir parçası olmaktadır. İçeride ve dışarıda hızla gelişen hifler dışardan içeriye su ve mineral madde, içerden dışarıya da organik madde sağlamaktadırlar. Bu ortak yaşam, doğası gereği çok aktif olup ekosistemde besin döngüsü ve bitki canlılığının devamını sağlamaktadır. Mikorizal mantar, toprakta var olan sporları aracılığıyla ekosistemdeki bitkilerin bir çoğunun köklerine enfekte olmaktadır. Bunlar çok miktarda hif üreterek bitki kök yüzey alanını arttırmakta ve kökten çok uzak bölgelerdeki su ve elementleri söz konusu hifleri aracılığı ile alabilmektedir. Mikoriza oluşumu bitki büyümesi ve gelişmesi için son derece önemlidir ve bazı bitkilerin yaşamları tamamen mikorizanın var oluşuna bağlıdır. Özellikle de kaba ve zayıf kök yapısına sahip bitki toplulukları daha çok mikoriza ile enfekte olan bitkilerdir. Mikorizal ortaklıklar, yapı ve işlev olarak çok geniş bir yelpaze oluştururlar. Orman ağaçları, narenciye, çayırmera bitkileri, tarımı yapılan bazı tarla ve bahçe bitkilerinin büyümeleri mutlak surette mikorizal mantarın varlığına bağlıdır. Kaba kök yapısına sahip olan bazı bitki türleri, örneğin meyve ağaçlarından şeftali, turunçgiller, elma, kavun, patlıcan ve biber mikoriza ile çok iyi enfekte olmakta ve mikorizal infeksiyon eksikliğinde fosfor, çinko, bakır, potasyum, kalsiyum ve azot noksanlığı göstermektedirler. Narenciye türleri yüksek fosfor uygulamasına rağmen özellikle de ilk kök gelişimi döneminde şiddetli derecede mikorizaya bağımlıdır. Mikorizal bitkiler, mikorizal olmayan bitkilere göre, çevresel streslere genellikle daha dayanıklıdırlar. Mikoriza ve Fosfor Alımı Toprakta hareketliliği zayıf olan fosfor (P) gibi elementler yetersiz olduğunda veya kullanılamaz halde olduklarında bitki kökleri tarafından bitkinin gereksinimini karşılayacak oranda alınamamaktadırlar. Özellikle kök sistemi kalın olan bitki türleri, oluşturdukları toplam kök yüzey alanları çok düşük olduğundan, bu tür bitkilerin büyüdükleri toprak ortamı ile temas ettikleri toplam yüzey alanları da az olmaktadır. Bunun doğal bir sonucu olarak bitkilerde, besin elementleri ve su yeterince sağlanamadığı durumlarda kök ortamındaki pH (asitlik derecesi) değişir; kök salgılarında, kök morfolojisinde ve fizyolojisindeki değişimler ile birlikte mikoriza gibi mekanizmalar görülür. Mikroorganizmalardan, mikoriza mantarlarının gerçekleştirdiği simbiyotik ilişki gerek kök içinde gerekse kök dışında mantarın geliştirmiş olduğu hifler aracılığı ile bitki gelişimi için gerekli beslenme koşullarının oluşmasına katkıda bulunmaktadır. Mikoriza hifleri çok ince yapısı ile köklerin giremediği ince boşluklara girerek su ve besin elementlerinden yararlanabilmektedirler. Mikorizal mantar ile enfekte olmamış bitkiler kök bölgesinin 1 cm uzağındaki fosfordan yararlanabildiği halde, mikoriza ile enfekte olmuş bitki kökleri hifleri aracılığı ile kökten 11 cm uzaktaki fosforu alabilmektedir. Yapılan araştırmalar enfekte olmuş ve olmamış bitkilerin aynı fosfor kaynağından beslendiğini, ancak mikorizal enfeksiyonun büyüklüğü veya çözünürlüğü son derece az olan fosfor kaynaklarının kullanılmasında göstermektedir. Mikorizanın konukçu bitkiye sağladığı en önemli avantaj, fosforu kristalize demir fosfat ve RNA (Ribonükleikasit) gibi az çözünen ve az kullanılan kaynaklardan sağlamasıdır. Kalkerli topraklarda mikorizalı köklerin yüksek karbondioksit üretim oranları çözünürlüğü az olan kalsiyum fosfatların çözünürlüğünü arttırır ve böylece fosfor kazanım etkinliği artar. Özel teknikler kullanılarak yapılan ölçümlerde mikorizal mantar ile enfekte olmuş bitkilerin almış oldukları fosforun %80'ninin; azotun % 25'inin, potasyumun % 10'unun, çinkonun %25'inin ve bakırın %60'ının mikoriza hifleri aracılığı ile alındığı belirtilmektedir. Ayrıca mikorizal enfeksiyonunun kalsiyum, demir, mangan, alüminyum ve bor alımındaki etkisi olduğu bilinmektedir. Toprakta düşük fosfor içeriği durumunda bazı bitkiler fosfordan daha iyi yararlanmak için mikorizal mantardan yararlanmaktadırlar. Aksine toprağın fosfor düzeyi yüksek olduğu zaman mikorizal mantar aktivitesi azalmakta, kökler infekte edilememekte veya enfeksiyon sağlansa bile besin elementi alımı gerçekleşmemektedir. Mikoriza ile enfekte edilmiş bitkilerin fosfor alım mekanizması üç kritere bağlıdır. Bunlar, bitki türü, toprağın P içeriği ve mikoriza enfeksiyon etkinliğidir. Bu üç kriter arasında ciddi bir ilişki mevcuttur. Mikorizanın Diğer İşlevleri Mikoriza mantarları farklı koşullarda konukçu bitki için değişik işlevler yapabilmektedirler. Bazı mikoriza mantarları bitki besin maddesi alımına yardımcı olurken, bazıları aşırı sıcaklık ve kuraklıklarda, bitki gelişmesinin belirli dönemlerinde veya izleyen durumlarda yararlı olabilmektedir. Mikoriza diğer organizmalara, ağır metal zehirlenmesi ve toprak tuzluluğu gibi çevre streslerine karşı bitki kökünün korunmasına yardım etmektedir. Mikoriza mantarları toprak yapısı ve nem depolanması gibi ekosistem özelliklerini dolaylı olarak etkilemektedir. Mikorizanın dış miselyumları (hif demeti) toprağın mikrobiyal aktivitesini değiştirmez aynı zamanda toprak faunası (topraktaki hayvan türleri) için gıda temin eder. Hiflerin birbirine bağlanması veya hücre dışı polisakkaritlerin üretilmesi suretiyle mikro besi ortamlarını daha sabit hale dönüştüren mikoriza, toprak yapısını da değiştirmektedir. Mikorizal yerleşme kök çevresindeki mikroorganizmaların hem sayısını arttırmakta hem de kompozisyonunu değiştirmektedir. Mikorizal mantar, hastalık ve zararlılarına karşı da bitkiyi iyi besleyerek korur ve direkt kök çevresindeki diğer mikroorganizmalarla mücadele ederek etkin duruma gelir. Mikori zal mantar ile enfekte edilen domates bitkisinin solgunluk hastalığı etmeni Fusarium oxysporum'a karşı direncinin arttığı görülmüştür. Mikorizal enfeksiyon bitkinin kuraklığa karşı dayanıklılığını da artırabilir. Bu artış ya direkt hifler aracılığı ile veya mikorizanın bitki fizyolojisi ve morfolojisi üzerinde yaptığı değişikliklerden kaynaklanan kök büyümesi veya kılcal kök oluşumu ile ilgilidir. Mikoriza Tipleri Bugüne kadar farklı grup mantarları ve konukçu bitkileri içine alan 7 tip mikorizal ilişki tesbit edilmiştir. Bunlar arasında, &quot;Vesiküler Arbüsküler Mikoriza&quot; (VAM) ve &quot;Ektomikoriza&quot; (ECM) bitkiler üzerinde en yaygın olanı ve fazla çalışılanı olmuştur. Orman ekosisteminde, yüksek mantarlar ile iğne yapraklı ağaçlar ya da çiçekli bitkiler arasında görülen &quot;ektomikorizal ilişkiler&quot; daha geniş bir yere sahiptir. Çevre kalitesinin biyolojik bir göstergesi olan ektomikorizal mantarlar, farklı renk ve şekilleri ile estetik değere sahiptirler. Bunlar, insanlar ve hayvanlar tarafından gıda maddesi olarak zevkle tüketilirler. Ayrıca, bitki köklerinden diğer toprak organizmalarına besin transferinde de önemli rol alırlar. Ülkemiz özellikle Karadeniz Bölgesi mikorizal mantarlar açısından son derece zengindir. Yaygın olarak rastlanan mikorizal türler arasında, tirmit, orman mantarları, patates mantarı, çörek mantarı, kaypak mantar, karakız mantarı sayılabilir. Mantar Sporlarının Üretimi Mikorizanın bitki toplulukları ile olan enfeksiyonu toprakta var olan sporlar tarafından sağlanmaktadır. Mikoriza sporlarının üretilmesi ve toprağa uygulanması şu ana kadar konu ile ilgili bilim adamlarının üstesinden gelemediği zorluklardan biridir. Bir zamanlar Biyolog Frank'a leziz bir mikoriza mantarının üretimi için uygun koşulları bulma görevi, son yıllarda özellikle de toprak mikrobiyologları ve ekologların uğraşı alanları arasındadır. Doğadaki bitki türlerinin tamamına yakını ile simbiyotik yaşam sürdüren mikoriza mantarlarının teknolojik olarak üretilmesi henüz mümkün olmadığından, konukçu bitkilerin kökleri aracılığı ile sporların üretilmesi halen bir zorunluluktur. Mantar sporlarının bitki kökleri aracılığı ile üretilip çoğaltılmasının mikoriza çalışmaları içerisinde öncelikli bir yeri vardır. İleride yapı lacak mikoriza ile ilgili araştırmalarda kullanılmak üzere en çok ve en etkin enfeksiyon sağlayan mikoriza türlerinin ve bunları çoğaltmak için en uygun konukçu bitkinin belirlenmesi de ayrıca önemlidir. Bitki köklerinin maksimum düzeyde infekte olabilmesi ve uygun miktarda sporların çoğaltılabilmesi için bitki büyüme ortamı olarak kullanılacak materyalin niteliği de önem arz etmektedir. Mikorizal mantarların, Salep (Orkide) ailesi bitkilerinin yaşam döngüsünde özel bir rolleri vardır. Orkideler, tipik küçük tohumlarında çok az miktarda besin maddesini depo ederler. Çimlenmeden çok kısa bir süre sonra bitki, mikorizal mantar tarafından kolonize edilir ve gelişmekte olan embriyoya besin ve vitaminler sağlanır. Klorofilsiz türlerde bitki tüm yaşantısı boyunca besin ihtiyacını sağlamak için ortağı mantara bağımlıdır. Mantar bitki hücresi içinde gelişir, hücre zarını çevreler ve hücre içerisinde hifsel yumaklar oluşturur. Bu yumaklar sadece bir kaç gün için aktiftir. Sonra normal yapılarını kaybedip bozulurlar ve besin maddesi içerikleri büyümekte olan orkide tarafından absorbe edilir. Bu ortak yaşamda yer alan mantarlar küf mantarları ve şapkalı mantarlar sınıfına aittir ve odun çürüten kav mantarı ve patojen olan kök çürüklüğü hastalığı mantarı örnek olarak verilebilir. Olgun orkidelerde, mikorizalar besin maddesi alımında ve taşınımında rol oynarlar. Bitkiler ve mantarlar arasında geniş bir yelpazede gerçekleşen bu iletişimin dili bizimkinden zengindir ve onlar bu mükemmel diyalog ile insanlara ve diğer canlılara yaşamsal olarak en önemli ihtiyaçlarını sunarlar. Köklerini derinlere salan orman ağaçları mikorizal ya- şamın desteğiyle göklere dallarını uzatır. Gayet uyumlu bir şekilde süren bu ortaklık zaman zaman, bazı olumsuzluklarla karşı karşıya kalmaktadır. Oldukça lezzetli olan çeşitli mikorizal mantarların (kuzu göbeği mantarı gibi) ekonomik önemleri vardır. Yetiştiği bölgelerde ekonomik yönden bölge halkına büyük katkı sağlayan bu mantarların tür ve miktarlarında azalma olduğu gözlenmektedir. Azalma sebeplerinden biri olarak mantarların aşırı ve bilinçsizce toplanması görülmektedir. Mantarlar çoğunlukla daha eşeysel olgunluğa ulaşmadan, yani sporlarını oluşturmadan gençken toplanmakta bu da türün yok olmasına neden olmaktadır. Bilinçsizce orman ağaçlarının kesilmesi ve çarpık kentleşme nedeniyle mikorizal mantar türlerinin yayılış alanı sürekli daralmaktadır. Ayrıca, endüstriyel aktivitenin neden olduğu çevre kirliliği mikorizal yaşamı olumsuz etkilemektedir. Tabiattaki bu ahengin bozulduğunu çevremizdeki ağaçlar, hava, toprak, esen rüzgar ve yağmur taneleri anlatır bize. Tabiatın bu seslenişine kulak vermeliyiz ve mikorizal yaşamı olumsuz etkileyen nedenleri en aza indirmeliyiz. Bunun için; mikoriza mantarlarının yetiştiği bölgelerdeki köylü, mantar toplama konusunda bilgilendirilmelidir. Mikorizal türlerin korunmasına ve yayılış alanlarının genişletilmesine yönelik koruma alanları oluşturulmalıdır.


Yazar : Özkan Gübe]]></description>
        <pubDate>Fri, 31 Oct 2008 23:00:35 +0200</pubDate>
        <category>Mikrobiyoloji</category>
      </item>
      <item>
        <title>Probiyotik: Küçük Dünyalar Insanlığın Hizmetinde</title>
        <link>http://www.cilginbiyologlar.com/readarticle.php?article_id=107</link>
        <guid>http://www.cilginbiyologlar.com/readarticle.php?article_id=107</guid>
        <description><![CDATA[İnsan vücudu çok karmaşık ve hareketli bir mikrobiyal ekosisteme ev sahipliği yapar. Bu mikropların bazıları hastalıklara sebep olabilir. Fakat daha az bilinen ve probiyotik adı verilen hastalıkları önleme potansiyeline sahip bazı mikroplar da vardır. Sağlıklı yaşam sürdürmemize yardımcı olan bu mikrop türlerine duyulan ilgi son yıllarda gittikçe artmaktadır. Bunun sonucu olarak bilimsel ve tıbbi dergilerde probiyotiklerle ilgili çok sayıda araştırma makalesi yayınlanmaya başlamıştır. Gıda endüstrisi de probiyotikleri inceleme konusunda son zamanlarda oldukça aktif durumdadır. Çünkü sindirim sistemi (barsaklar), vücudumuzda en zengin biyoçeşitlilik gösteren bölgelerden biridir. Sindirim sisteminde en az 400  bakteri türünün yaygın olarak bulunduğu bilinmektedir.

Probiyotiklerin yiyeceklere eklenmeleri, katkı maddesi olarak kullanılmalarının yanı sıra; tıp, diş hekimliği ve veterinerlikte muhtemel kullanım alanları geniş olarak araştırılmaktadır. Bunlar arasında kulak, barsak ve idrar yolları enfeksiyonlarının tedavisi; kandaki kolesterol seviyesinin düşürülmesi; derideki veya cerrahi yara enfeksiyonlarının, diş çürümesinin, hatta bazı kanserlerin önlenmesi konuları sayılabilir.

Modern probiyotik olgusu yaklaşık yüzyıldır bilinmektedir. Ancak bu konudaki bilimsel araştırmaların sayısı hala çok azdır. Insan beslenmesi üzerindeki etkileri pek bilinmemektedir. Canlı olarak performanslarını ölçme araçları henüz geliştirilme aşamasındadır.

Probiyotikler Hakkında Bildiklerimiz

Yetişkin bir insan vücudunda, 200 değişik tipte 10 trilyon hücre vardır. Fakat bakterilerin sayısı çok daha fazladır. Yeni Zelanda'nın Otago Üniversitesi'nden Gerald Tannock,  tipik bir yetişkin vücudunda en az 500 türden 100 trilyon bakteri hücresinin olduğunu söylemektedir. Virüs ve mantarlardan hiç bahsetmiyoruz henüz. Mikrobiyota veya mikroflora adı verilen bu canlıların çoğu vücudumuzla barış ve uyum içinde yaşar. &quot;Bazıları sindirime yardım eder, işgalci patojenlere karşı ilk savunma hattı olarak hareket eder veya bağışıklık sistemimizi antremanlı tutmaya yardımcı olurlar&quot; demektedir Tannock. Mikroptan arındırılmış hayvanlarla yapılan deneyler, ilginç bir şekilde,  bu hayvanların sık sık hastalandıklarını göstermiştir. Barsak mikrobiyotasının yokluğu hayvanların bağışıklık sistemlerinin az gelişmesine neden olmakta ve barsak morfolojilerinin bozulmasına yol açabilmektedir. Bu problemler, sonradan probiyotik türlerin deneysel olarak kullanılmasıyla, değişen oranlarda tersine döndürülebilmektedir. Isveç'in Karolinska Enstitüsü'nde Mahnaz Banasaz ve arkadaşlarının yaptıkları deneyler göstermiştir ki, en yaygın araştırılan probiyotiklerden  biri olan Lactobacillus rhamnosus GG, mikroptan ari farelerde kolayca yerleşmekte ve barsak morfolojilerini büyük ölçüde değiştirmektedir. Üç gün içerisinde, küçük barsağın yukarı kısımlarındaki hücrelerde mitoz bölünme oranı (hızı) ile barsak duvarını kaplayan villusların sayısı önemli ölçüde artmakta ve bu da çözünebilir yiyeceklerin emilmesine yardımcı olmaktadır. Probiyotikler besi hayvanlarının beslenmelerinde rutin olarak kullanılmakta ve bunların bir kısmının değişik patojenlere karşı insanlarda da kullanılma potansiyeli taşıdığı görülmektedir.

Probiyotikler Hastalıklara Karşı Direnci Artırıyor

Tannock, probiyotiklerin hastalıklara karşı direnci artırabileceğini söylemektedir. Örneğin, komensal (ortak yaşam) mikropların, spesifik ve doğal antibodilerin miktarını artırabildiği ve böylece antibiyotik kullanımını azalttıkları iyi bilinmektedir. Probiyotiklerin gelecekte yiyecek alerjilerinin tedavisi, hipertansiyonun düşürül-mesi veya ağızdan alınacak aşılar için vektörler (taşıyıcılar) olarak kullanılmaları mümkündür. Civa zehirlenmelerinde  kullanılabilecekleri bile düşünülmektedir. Ayrıca, probiyotiklerin antibiyotik tedavisinden sonra barsak florasının eski durumuna gelmesinde yardımcı olduğu, çocuklarda rotaviral ishal ve gastroenteritis'in süresini azalttığı bildirilmiştir.  Vücut içinde yeni bir türün yerleşmesi normalde çok zordur. Yerli türlerin &amp;#8216;kolonizasyon direnci' denilen bir mekanizmayla işgalcileri dışarıda tuttukları düşünülmektedir. Antibiyotik ilaçlar, patojenlerden başka pek çok bakteriyi de öldürebilmekte ve sindirim sistemi ekolojisini yeterince tahrip ederek antibi-yotiklere dirençli türlerin yerleşmesine yol açabilmektedir. Bu durum ishalle son bulmaktadır. Dirençli türlerin üstesinden gelebilecek ilaçların üretilme olasılığının az olması nedeniyle, araştırmacılar probiyotiklere yönelmektedir. Finlandiya Ulusal Halk Sağlığı Enstitüsü şefi Pentti Huovinen &amp;#8216;Bakterilerin, dünya çapında, antibakteriyel ilaçlara karşı direnç kazanmaları, bakteriyel enfeksiyonlarla mücadelede yeni metotların kullanılmasını gerekli kılmıştır' demektedir. &amp;#8216;Zararsız bakterilerin kullanılmasıyla patojenik organizmaların yerlerinden edilmesi demek olan bakteri-yoterapi bir alternatiftir ve enfeksiyonlarla mücadelede  ümit vadeden bir yöntemdir.'

Dünyada Probiyotik Uygulamaları

 Isveçli araştırıcılar, orta kulak iltihabının tekrarlamaması için, streptococcus içeren bir burun spreyi kullanmaktadırlar. Bu bakteri, patojenlerin burundan iç kulağa yayılmasını engellemektedir.

 Bir araştırma grubu, probiyotik Lactobacillus fermentum ve potansiyel olarak öldürücü Staphylococcus aureus'u aynı anda farelerdeki ameliyat yaralarına uyguladı ve bunların hastalık yapıcı S. Aureus'a karşı güçlü bir koruyucu etkisi olduğunu gördü.

 Hollanda'nın Groningen Üniversitesi Hastanesi'nden Rolien Free ve arkadaşları, protez ses kutuları üzerindeki istenmeyen bakteri ve mantarları azaltmak için iki streptococcus türü kullandılar.

  Aynı şekilde; Houston'dan Richard Hull, probiyotik kullanımıyla, omurilik yaralanması olan hastaların mesane enfeksiyonlarında önemli oranda azalma olduğunu buldu.

  Florida Üniversitesi'nden Jeffrey D. Hillman; bölgesel olarak saldırgan, genetiği değiştirilmiş Streptococcus mu-tans'ı kullanarak fareleri aşılamaktadır. Bu tür, laktik asidi metabolize eden ve dişlerde mine hasarına sebep olan zararlı bakteri çeşidinin yerini almaktadır. Hillman, dişçilerin bir gün çocuklarda rutin temizleme işleminde probiyotik spreyler kullanacaklarını düşünmektedir.

  Atlanta'daki Emory Üniversitesi'nden Andrew S. Neish ve arkadaşları, ağızdan alınan probiyotiklerin barsaklarda şişkinlik rahatsızlıklarını tedavide kullanılabileceğini düşündüler. Bu yayına eşlik eden bir editöryel yazıda, Boston'daki  Massachusetts General Hospital'dan Ramnik J. Xavier ve Daniel K. Podolsky, probiyotik tedavinin ateşli bağırsak rahatsızlıklarının tedavisinde başarılı olarak kullanılmaya başlandığını bildirdiler.

 Buenos Aires Üniversitesi'nden David Gaon ve arkadaşları, genellikle bazı anatomik bozukluklara ve kısmi ince bağırsak engellemelerine eşlik eden aşırı bakteri çoğalmasıyla bağlantılı kronik ishalin tedavisinde bazı lactobacillusların etkin olduğuna dair kanıtlar buldular.

Probiyotikler Japonya'da kendilerine iyi bir yer edinmiş durumdadır. Yüzlerce firma probiyotik ürünler üretmekte; gittikçe artan bir oranda Avrupa'da ve Amerika'da satmaktadırlar. Yiyecek firmaları, barsaklarda spesifik commensal bakterilerin çoğalmalarını sağlamak için, probiyotik olarak bilinen kimyasal bileşikler geliştirmektedir. Ingiltere'deki Reading Üniversitesi'nden Glenn Gibson, &amp;#8216;Bu bileşikler genellikle normal bir diyetin bir parçasıdır ve temel olarak pırasa, soğan ve sarmısakta bulunan inulin gibi sindirilmeyen şekerlerdir.' demektedir.  &quot;Yenilebilir mikrop&quot; kavramı zaten çok uzun zamandır kullanılmaktadır ve tüketiciler tarafından kabul edilmiş durumdadır. Örneğin süt ürünlerinden yoğurt. Yoğurt, yapısını canlı Lactobacillus bakterisi kültürlerine borçludur; şimdilerde ise yoğurtlar bifidobacteria gibi probiyotik türler içermektedir. Ironik bir şekilde, laktobasillusların yoğurtta yaygın olarak kullanılmalarının nedeni bir yanlış algılama olabilir: Tannock, &amp;#8216;çünkü sindirim borusunda sayısal açıdan baskın değildirler ve insan deneklerin yaklaşık %25'inin mikrofloralarında bulunmazlar' demektedir.

Bifidobakteriler yaygındır, ancak Tannock &amp;#8216;barsak kökenli türler kullanılsa bile, yetişkinlerin sindirim borusunun probiyotik kolonizasyonunu sağlamak zor olabilir' demektedir. Orada yerleşmiş olan mikroflora sonradan gelen çeşide karşı, tıpkı ekosisteme giren bir patojene karşı olduğu gibi, savunma yapacaktır. Bugüne kadar yayınlanan çalışmalardan, probiyotiklerin sindirim sisteminde kalıcı hale gelmesi için, büyük miktarda mikrop hücresinin günlük olarak tüketilmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Tabii ki bu tekrar ihtiyacı, gıda üreticileri için büyük bir cezbedici unsurdur. Gibson,  &amp;#8216;yakında probiyotiklerin peynirden dondurmaya ve hatta salam gibi bazı hazır et ürünlerine katıldığını görmemiz ihtimal dahilindedir' demektedir. Örneğin, biberonla beslenen bebeklerde belirli bazı barsak mikroplarının çoğalmasını sağlamaya dönük probiyotik katkı maddelerinin, iki sene içinde bebek sütü formüllerinde yer alacağı öngörülmektedir. Bu teklifin arkasındaki düşünce şudur: Anne sütüyle beslenen bebeklerin, annelerinden gelen bifidobakteriler ile hızlı bir şekilde barsak hastalıklarına karşı çifte direnç kazandıkları görülmektedir. Anne sütündeki bifidus faktörü nedeniyle bifidobakterilerin seçici olarak çoğalması sağlanır. Böylesi bebekler hayata daha iyi bir başlangıç yapıyor gibi görünüyorlar. Bunların sindirim sistemlerinin sezeryanla doğan çocuklarınkinden daha hızlı kolonize edildiği ve biberonla beslenen bebeklerden daha az gastrointestinal enfeksiyon geçirdikleri konusunda kanıtlar vardır. Sağlıklı bebeklerin barsak ekosisteminde yararlı mikrobiyota çok büyük oranda baskın durumdadır. Sütten kesme sürecinde bifidobakteriler barsak habitatını ele geçirmekte ve asiditesini değiştirerek potansiyel açıdan zararlı olan türlere uygunsuz hale getirmektedirler. Ilginç bir şekilde Reid'in grubu gelecekte yeni doğan bebeklerin probiyotiklerle aşılanmaları ihtimalinden bahsetmektedir. Çünkü oturmuş bir ekosisteme yeni organizmanın yapay olarak girişi zordur. Bu sayede çocuk, bir daha harici probiyotik alınmasına gerek bırakmayacak şekilde hayatı boyunca korunma kazanabilecektir.


Yazar : Bahtiyar Çobanoğlu]]></description>
        <pubDate>Fri, 31 Oct 2008 22:59:22 +0200</pubDate>
        <category>Mikrobiyoloji</category>
      </item>
      <item>
        <title>Geçmişten Günümüze Bir Şifa Kaynağı: ADAÇAYI</title>
        <link>http://www.cilginbiyologlar.com/readarticle.php?article_id=106</link>
        <guid>http://www.cilginbiyologlar.com/readarticle.php?article_id=106</guid>
        <description><![CDATA[Geçmişten günümüze birçok hastalığın tedavisinde kullanılan ve bu yüzden &quot;her derde deva bir bitki&quot; olarak ünlenen adaçayı için herbalist Dr. E. Tyler: &quot;Gün geçtikçe, insanlık tarafından bilinen her hastalık, adaçayı tarafından tedavi edilen hastalıkların listesine eklenecektir&quot; demektedir. Gerçekten de bir fincan sıcak su içine bir veya iki kaşık kurutulmuş adaçayı yaprağı ilave ederek elde edilen hafif keskin ve hoş aromalı çay, midenizi sakinleştirecek veya muhtemelen diyabetinizi düzenleyecektir. Almanya'da yapılan bir araştırmada, aç karına içilen adaçayının şeker hastalarında kan şekerini düşürdüğü bulunmuştur. Adaçayını 10 dakika demleyin ve daha sonra süzün. Günde üç fincan adaçayı sağlığınız için yeterli olacaktır. Bu çayı gargara amacıyla da kulla-nabilirsiniz.

Son yapılan çalışmalarda adaçayı bitkisinin Alzheimer hastalığının tedavisine katkı sağlayabileceği yönünde bulgulara ulaşılmıştır. Modern herba-list ve hekimler, adaçayının gaz giderici, kas gevşetici, terleme engelleyici, antiseptik, antiviral, su tutucu özelliklerini tespit etmişlerdir. Boğaz ağrısı, larenjit ve bademcik iltihabı, dişeti kanaması, diş yaraları, genel iltihap, baş dönmesi, depresyon, mide bulantısı gibi rahatsızlıklara karşı da kullanılabileceğini belirtmektedirler. Ayrıca bu bitkinin böcek ısırıklarına karşı da kullanabileceği belirtilmiştir.

Tedavi amacıyla kullanılan diğer bitkilerden farklı olarak adaçayında bulunan aromatik yağ, terlemeyi azaltır ve ona dezenfektan bir özellik kazandırır. Bitkinin uçucu yağları buhar makinesinde buharlaştırılırsa, hasta odalarının bu buhar ile dezenfekte edilebileceği bildirilmektedir. Laboratuvar çalışmalarında, adaçayı yağının Escherichia coli ve Salmonella türleri de dahil gram-negatif ve gram-pozitif bakterilere karşı kullanılabileceği, ayrıca Candida albicans gibi ipliksi mantarlar ve mayalara karşı etkili olduğu da tespit edilmiştir.

Adaçayı kökenli terleme önleyici bir ilaç Almanya'da piyasaya sürülmüş ve Amerikan Gıda ve Ilaç Idaresi tarafından aşırı terlemeye karşı kullanılmak üzere adaçayına onay verilmiştir. Adaçayı su tutma özelliği nedeniyle, geleneksel olarak tüberküloz hastalarının gece terlemelerine karşı da kullanılmaktadır.

Adaçayında bulunan güçlü antioksidanlar nedeniyle gösterdiği koruyucu özelliği sizi piknikte gıda zehirlenmesine karşı koruyabilir. Örneğin hambur-ger eti, hazır balık, makarna ve patates salatası gibi yiyeceklerle bolca alınabilir. Bu özelliği nedeniyledir ki Eski Yunan ve Romalılarca adaçayı eti korumak için kullanılmış ve Romalı bir tabiat bilimci olan Pliny, yılan ısırmaları ve bağırsak kurtlarına karşı adaçayını tavsiye etmiştir.

10. yüzyılda Arap hekimlerce ömrü uzattığına inanılan adaçayı, Haçlı seferlerinden sonra boy göstermeğe başladığı Avrupa'da mesane enfeksiyonları ve böbrek taşlarının tedavisi için tavsiye edilmiştir. 16. yüzyılda Hollandalıların Çin'e götürdüğü bu bitki, orada da unutkanlık, depresyon, sindirim rahatsızlıkları, akıl hastalıkları, adet şikayetleri ve emziren annelerin meme ucu iltihaplarının tedavisinde tavsiye edilmiştir. 16. yüzyılda yaşayan Ingiliz herbalist J. Gerard, hisleri ve zekayı güçlendirip sinirleri kuvvetlendirdiğini, felçli ve titremeli hastaların tedavisinde fayda sağladığını söylemiştir. Avrupa'dan Kuzey Amerika'ya da taşınan bitki orada da bitkisel tedavi yöntemlerini uygulayanlar tarafından unutkanlık, sara, kızamık, deniz tutması ve barsak kurtlarına karşı yaygın biçimde kullanılmıştır. Amerika'nın 19. yüzyıl hekimleri adaçayını öncelikle ateşin tedavisinde kullanmışlardır. Bunlar ayrıca adaçayının lapa şeklinde kullanıldığında eklem iltihaplanmalarına karşı iyi bir deva ve çay şeklinde de zührevi hastalıkları kontrol etmede değerli bir an-afrodizyak olduğunu belirtmişlerdir. 1920'li yılların sonuna doğru, A.B.D. deki tıbbi uygulamalarda adaçayı, boğaz ağrılarına karşı gargara, burkulma ve şişmelere karşı lapa olarak tavsiye edilmiştir. Hindistan'ın geleneksel Ayurvedik hekimleri Hindistan adaçayını benzer amaçlarla kullanmışlardır. Ayrıca bitkiyi hemoroit, bel soğukluğu, rahim iltihabı ve göz bozukluklarına karşı tavsiye etmişlerdir.

Adaçayı bitkisinin fark edilebilir düzeyde sahip olduğu östrojenik özellikler sayesinde menopoz dönemi gece terlemelerinin azaltılmasında, adet sancılarının azaltılmasında, adet düzensizliklerinin ve adet yokluğunun ortadan kaldırılmasında etkilidir. Kas gevşetici olarak rahim sancılarını rahatlatır. Süt salgılamasını azalttığı için bebeklerin sütten kesilmesi sürecinde kullanılabilir.

Adaçayı, içerdiği yüksek tanin nedeniyle büzücü bir özelliğe sahiptir ve çocuk ishallerinin tedavisinde kullanılabilir. Ihtiva ettiği rosmarinik asit, iltihap giderici etki gösterir. Antiseptik özelliğiyle de bağırsak enfeksiyonlarında etkilidir. Antispazmik özelliğiyle adaçayı düz kaslardaki gerilimi azaltır. Bu nedenle astım nöbetlerinde buhar banyoları olarak kullanılır ve hastanın rahatlamasını sağlar. Ayrıca fazla mukus sıvısının solunum yollarından uzaklaştırılmasına yardımcı olarak ikinci bir enfeksiyonu engeller.

Adaçayında bulunan uçucu yağlar, sindirim üzerinde uyarıcı ve gaz giderici özelliğe sahiptir. Içerdiği keskin bileşiklerle de mide salgılarının arttırılmasına, barsak hareketliliğine, safra salgısına, ve pankreas fonksiyonlarının düzenlenmesine yardımcı olur. Çoğu yemek baharatları gibi adaçayı da sindirim sistemi kasılmalarında kasların gevşemesine yardım ederek, antispazmik bir etki yapar. Bu özellik sindirim sistemi şikayetlerinin azaltılmasındaki geleneksel rolünü gösterir. Avrupa Komisyonu sindirim güçlüğü tedavisinde adaçayının kullanımını onaylamaktadır.

Adaçayının sağladığı rahatlatıcı etki nedeniyle sinirlilik, baş dönmesi ve heyecana karşı kullanılır ve zayıflamış sinir sitemini destekler. Kolinerjik nöronların tahribatı olarak bilinen Alzheimer hastalığına karşı adaçayı bitkisinin kolinerjik aktiviteleri düzenleyici etkilerinin olduğu da tespit edilmiştir.

Işte bütün bu harikulade özellikleri nedeniyle ta Ortaçağ dünyasında Italya'daki tıp okulunda öğrencilere: &quot;Bahçesinde adaçayı yetiştiren adam niçin ölür?&quot; denmiş ve bu görüş bir Ingiliz Ortaçağ atasözü haline dönüşmüştü:&quot;Uzun yaşamak isteyen adam, Mayıs'ta adaçayı tüketmeli!&quot;

Adaçayı Içerken Dikkat Edilmesi

Gereken Hususlar

Bütün bu faydalı özellikleriyle birlikte her uygulamada olduğu gibi adaçayını kullanırken de bazı noktalara dikkat etmek gerekir. Iki yaşın altındaki çocuklara verilmesi önerilmez. Daha büyük çocuklara ve 65 yaştan yaşlılara düşük miktarlarda verilir ve eğer gerekliyse yavaş yavaş arttırılır. Içerdiği yüksek seviyede toksik bir madde olan tujon çarpıntıya neden olabilir. Konsantre adaçayı yağı toksiktir ve içilmemelidir. Saf uçucu yağlar ve alkol özütleri, hamilelerde dahili kullanımlarda zararlı etkilere sahiptir ve emzikli bayanlar için tavsiye edilmemektedir. Uzun süreli adaçayı eriyiği ve uçucu yağlarının kullanımı epilepsi benzeri titremelere neden olabilir. Tıp literatüründe adaçayının içilmesiyle birlikte dudaklarda ve ağız içinde iltihaplanma olduğuna dair birkaç rapor mevcuttur.

ADAÇAYI'NIN KÜNYESI

Adı : Adaçayı, Bahçe adaçayı, Dişotu

Cins ve tür : Salvia officinalis L.

Familya : Lamiaceae (Labiatae)

Kullanılan kısımlar : Yaprakları veya düz tek yıllık sürgünleri, uçucu yağı

Adaçayına cins ismini veren Salvia kelimesi, iyileştirmek anlamına gelen Latince &quot;Salvare&quot; kelimesinden gelmektedir.Yapılan pek çok çalışmada bitkinin %1-2,5 arasında değişen oranlarda uçucu yağlara (alfa-humulen, alfa-pinen, beta-pinen, borneol, camphen, camfor, sineol, isothujon, limonen, manool, pinen, salven, sesquiterpenler ve tujon), saponinler, diterpen, flavonoidler, fenolik asitler, salviatanin, resin, östrojenik maddelere sahip olduğu tespit edilmiştir. Bunlardan tujon yüksek miktarda alındığında zehirlidir. Bu daha çok yağ şeklinde veya alkol ile birlikte alındığında problem oluştururken, çay şeklinde içilmesinde bir zararı yoktur. Salvia'nın fenolik asitlerinin özellikle Staphylococcus aureus'a karşı etkili olduğu bulunmuştur. Laboratuvar çalışmalarında, adaçayının bazı bakteri kökenli endikasyonlara karşı etkili olduğu tespit edilmiştir. Adaçayı da bozulmayı yavaşlatıcı güçlü antioksidanlara sahiptir. Bitkinin uçucu yağında bulunan tujon, gargara amacıyla kullanıldığında antiseptik ve antibiyotik özelliğe sahiptir. Adaçayı boğaz enfeksiyonları, diş ve dişeti yaraları ve ağız ülserlerine karşı etkilidir ve barsak kurtlarını u-zaklaştırıcı bir özelliğe sahiptir. Başka bir çalışmada ise bitkinin antimutajenik özelliğinin varolduğu rapor edilmiştir.

Doğal ve Yetiştirme Özellikleri

Adaçayı, Balkanlar'da ve Akdeniz'de doğal olarak yetişmektedir. Ülkemizde Salvia cinsine ait 89 tür bulunur. Bunların yarısı endemik, yani Dünya üzerinde sadece bölgemizde yetişmektedir. Uzun saplardaki yaprakları bol yumuşak tüylerle kaplı, kadifemsi, oval, uçları sivri, soluk yeşil renklidir. Gövdenin ucunda sarmal şeklinde bir başak üzerinde bulunan mavi çiçekleri Haziran-Temmuz aylarında açmaktadır. Ortaçağdan bu yana Orta Avrupa'da bahçe ve saksı bitkisi olarak yetişti- rilmektedir. Adaçayı çeşitleri Akdeniz Havzasında ve Anadolu'da çok eskiden beri baharat olarak kullanılmaktadır. Sadece tıbbi özelliklerinin ve baharat olarak kullanılması değil, aynı zamanda güzel görünümü ve dekoratif özelliğinden dolayı bahçelerde yetiştirilmektedir. Güzel renkleri ve kokusu nedeniyle oldukça tercih edilen bir bitkidir. Kurak alanlar ve taşlı bölgelerde, kireçtaşı alanları ve çok az bir toprağa sahip kayalıklarda gelişebildiği görülmüştür. Bitki, güneşi iyi alan ve iyi drene olan kumlu topraklara ihtiyaç duyar. Adaçayı, tohumuyla üreyebildiği gibi çelikleme ile de kolayca üretilebilmektedir. Yaprakları yaş veya kuru olarak kullanılır. Olgun yapraklar, en fazla miktarda uçucu yağlara sahiptir ve kurutmak için en ideal olanıdır. Toplama işlemi çiçeklenmeden hemen önce veya Eylül'ün ikinci yarısında yapılır. Toplanan yapraklar kurutulması amacıyla gevşek şekilde demet yapılarak, iyi hava akımının olduğu serin ve karanlık bir yerde asılır. Bu işlem yaklaşık bir hafta sürer. Kurumuş yapraklar ağzı iyi kapalı ve fazla ışık almayacak şekilde kaplarda muhafaza edilir.


Kaynaklar

- Akhondzadeh S, Noroozian M, Mohammadi M, Ohadinia S, Jamshidi AH, Khani M (2003) Salvia officinalis extract in the treatment of patients with mild to moderate Alzheimer's disease: a double blind, randomized and placebo-controlled trial. Journal of Clinical Pharmacy &amp; Therapeutics 28, 1, 53-59.

- Baricevic D, Sosa S, Della Loggia R, Tubaro A, Simonovska B, Krasna A, Zupancic A (2001) Topical anti-inflammatory activity of Salvia officinalis L. leaves: the relevance of ursolic acid. Journal of Ethnopharmacology 75, 2-3,125-132.

- Başer KHC (2002) Aromatic biodiversity among the flowering plant taxa of Turkey. Pure Appl. Chem. 74, 4, 527-545.

- Blumenthal M, Goldberg A, Brinckmann J (2000) Herbal Medicine: Expanded Commission E Monographs. Integrative Medicine Communications, Newton, MA, 330-334.

- Castleman M (2002) The New Healing Herbs. New York: Bantam Books.


Yazar : Yrd. Doç. Dr. Yunus DOĞAN]]></description>
        <pubDate>Fri, 31 Oct 2008 22:56:34 +0200</pubDate>
        <category>Botanik</category>
      </item>
      <item>
        <title>Ege&#39;nin Sarı İncisi: İNCİR</title>
        <link>http://www.cilginbiyologlar.com/readarticle.php?article_id=105</link>
        <guid>http://www.cilginbiyologlar.com/readarticle.php?article_id=105</guid>
        <description><![CDATA[İncir, yapısında süt taşıyan, erkek ve dişi çiçeklerin farklı ağaçlarda olduğu iki evcikli, yaprak dökücü bir ağaçtır. Mart-Nisan aylarında çiçek açar. Yabanî olarak bulunursa da, daha çok kültürü yapılır. Yemiş olarak da bilinir. Birçok yabani ve kültür alt türü mevcuttur. Batı Asya'da doğal olarak yetişmekte olup, Akdeniz havzasında da binlerce yıldır kültürü yapılmaktadır. Anavatanı Türkiye'den, Suriye'ye, oradan Filistin'e ve daha sonra da Ortadoğu üzerinden Çin ve Hindistan'a yayılmıştır. Incirin özel döllenmesi ve özel kurutma şartları isteyen bir meyve olması, yetiştirildiği bölgeleri sınırlandırmaktadır. Geniş ekolojik uyum kabiliyeti nedeniyle yurdumuzun tüm sahil kuşağında ticari olarak yetiştirilmekte olup, kuru ve taze incirin Büyük ve Küçük Menderes havzalarında yoğun olarak üretimi yapılmaktadır.

Yurdumuzda incir en çok Izmir-Aydın yöresinde yetiştirilmektedir. En meşhur ve en lezzetli incir de Izmir inciridir. Izmir incirinin dışında şeker inciri, mor incir, Sultan Selim inciri, yediveren inciri, kavak inciri ve patlıcan inciri gibi çeşitleri de vardır. Sultan Selim ve kavak inciri Istanbul ve çevresinde yetiştirilen mor renkli ve tatlı bir incirdir. Kuru incirlerin de ince kabuklu ve çok tatlı olan &amp;#8220;sarı lop&amp;#8221; ve kalın kabuklu hafif yeşilimsi &amp;#8220;gök lop&amp;#8221; gibi çeşitleri vardır.

Incirin kurutulmuşu da çok değerli olup, iyi bir besin kaynağıdır. Incir meyvelerinde şeker, organik asitler, sabit yağ ve vitaminler (A, B, C) vardır. Besleyici değeri oldukça yüksek bir meyve olan incirin, 100 gr kurusunda yaklaşık 350 kalori mevcut olup, bunun % 70'ini karbonhidrat, % 6'sını protein, % 1,3'ünü yağ ve % 6'sını da ham lif oluşturmaktadır.

Kitabi dinlerde de incir, önemli bir ağaç ve meyvedir. Hıristiyanlıkta kötü bir üne sahip iken, Kur'an-ı Kerim'de bu isimle anılan bir sûre (Tin) bulunur ki, bu da ona verilen değeri göstermektedir. Musevilikte ise yenmesi tavsiye edilen meyvelerden biri olup, Eski Ahit'te ilaç olarak adı geçmektedir. Bitkinin halk arasında tıbbi olarak çok değişik kulanım şekli vardır. Meyveleri gerek yaş olarak, gerekse kuru olarak yenmektedir. Çin tıbbında, kaynatılmış bitki yaprağının mide rahatsızlıklarına iyi geldiğine inanılmaktadır. Yine ağrılı veya şiş basurların tedavisi amacıyla, bitkinin yaprakları kaynayan suya atılarak buhar banyosu yapılmaktadır. Halk arasında sütle kaynatılan incir ses kısıklığına karsı kullanılır. Ağacın gövdesinden elde edilen süt; nasır, siğil ve basur tedavisinde kullanılmaktadır. Yine ağacın bu sütü böcek sokması ve ısırmalarına karşı da iyi gelmektedir. Meyvesinin, bağırsakların düzenli çalışmasına yardımcı olmasının yanı sıra, sakinleştirici ve sindirime yardımcı olduğu bilinmektedir. Olgunlaşmamış yeşil meyveleri pişirilerek, emziren bayanların süt salgısını artırmak amacıyla ve kuvvet verici olarak kullanılmaktadır. Kuru meyvelerin ve genç dallarının kaynatılmasıyla elde edilen usarenin ise iyi bir öksürük ve balgam söktürücü olduğu bilinmektedir.

Bütün bu saydığımız faydalarının yanında, bitkinin sütü ve olgunlaşmamış meyveleri insana zararlıdır. Bitkinin sütü derinin yanı sıra özellikle göze tahriş edici özelliğe sahiptir. Sütün deriye temas ettiği bazı durumlarda, güneş ışığının etkisiyle meydana gelen ve bir güneş yanığı çeşidi olan fotodermatide sebep olabilmektedir. Sütün yapısında bulunan furocoumarin adlı glikozitin ışığa karşı meydana gelen bu hassasiyete neden olduğu düşünülmektedir.

Botanik ve Ekolojik Özellikleri

Yaprak dökücü bir tür olan incir, kışları ılık, yazları sıcak ve kuru yerler ister. Yıllık ortalama sıcaklığın 18-20°C olduğu yerlerde yetişir. Çok kısa süre de olsa kış soğuğuna ihtiyaç duyar. Yalnız -9°C altındaki sıcaklıklar ağaç için zararlı olabilir. Çok nemli topraklar hariç hemen her toprakta, kayalıklar üzerinde, taş yarıklarında, hatta epifit olarak başka bitkiler üzerinde yetişir. Kuru incir kalitesi söz konusu olduğunda iklim istekleri gibi toprak istekleri açısından da seçicilik gösterir. Derin, kumlu-killi, yeterli organik materyal ve kirece sahip topraklar ister. Toprak tuzluluğuna az dayanıklı bir bitkidir.

Ağaçlar, çeşitlerine de bağlı olarak ortalama 8-10 metre boy yapar. Yapraklar genelde parçalı, tüylü ortak özelliğinde değişik formlarda karşımıza çıkar. Meyve şişkin, etli çukur, iç yüzeyi tamamen çiçeklerle kaplı bir kılıf şeklindedir. Incir meyvesi aslında incir çiçek tablasının büyümesi ve etlenmesi suretiyle meydana gelmiş yalancı bir meyvedir. Asıl meyve, esmer renkli olan sert çekirdeğimsi kısımlardır. Incirin çiçeklenme durumu ve buna bağlı olarak da döllenme biyolojisi ayrı bir önem taşımaktadır. Çiçekler, çukurlaşarak armut biçimini almış ve etlenmiş olan çiçek tablasının iç çeperinde toplu bir hâlde çiçek durumlarını teşkil ederler. Baba incirin çiçek durumunda çiçek tablasının ağzına yakın kısımda erkek çiçekler, daha aşağı kısımlarında ise mazı çiçeği denilen verimsiz dişi çiçekler bulunmaktadır. Erkek ve dişi çiçeklerin kapalı bir çiçek yapısı içersinde olmasından dolayı, incirde döllenme, ilek arısı ya da mazı sineği denilen ve erkek incirlerle birlikte yaşayan bir böcek sayesinde olur. Bitkinin tozlaşmada sadece dişi ilek arıları görev yapar. Yani erkek arılar, bu işlemde görev yapmazlar. Böcekler yumurtalarını mazı çiçeklerinin içine bırakırlar. Genç arılar çiçek tablasını terk ederken, çiçek tablasının ağız kısmına yakın bulunan olgun erkek çiçeklere temas eder. Bu temasla birlikte, üzerlerine bulaşan polenler ile gitmiş oldukları dişi bir bitkinin dişi çiçeğini döllerler.

Erkek ve dişi incir ağaçlarında, diğer meyve türlerinde olduğu gibi tek bir çiçeklenme ve meyve bağlama periyodu yoktur. Bütün vejetasyon süresince devam eden çiçeklenme söz konusudur. Birbirini takip edecek şekilde, yılda üç kez çiçeklenme ve üç kez ürün meydana getirir. Bunlar; yel lopu (Ilkbahar ürünü, bir sene önceki sürgünlerde meydana gelir), iyi lop (ana ürün veya yaz ürünü) ve son lop (Sonbahar Ürünü)'tur.

Incir, çelikleme ile çok kolay köklenir. Çelikle olduğu gibi, daldırma ya da dip sürgünlerinden yararlanılarak da kolayca genç fide elde edilmektedir. Bitki, çeliklemenin yanında değişik aşı yöntemleri ile de çoğaltılabilmektedir. Birçok meyvede olduğu gibi incirin de döllenme biyolojisi, meyve tutumu ve olgunlaşması son derece önemlidir. Ticari açıdan öneme sahip olan &amp;#8220;Sarı lop&amp;#8221; ve &amp;#8220;Bursa Siyahı&amp;#8221; incir çeşitleri, meyve vermeleri için mutlaka döllenme işlemine gerek duyarlar. Bu amaçla dişi incirlerin en önemli meyve ürünü olan yaz ürünleri, döllenme amacıyla iyi loplarla aynı zamanda olgunlaşan erkek incirlerin içlerindeki arıları ile birlikte dişi ağaçların üzerine bırakılması işlemine &amp;#8220;ilekleme&amp;#8221; (Kaprifikasyon), bu amaçla kullanılan erkek incir meyvelerine &amp;#8220;ilek&amp;#8221; denir. Burada önemli olan şey, ilek arısının yeteri miktarda ve sağlıklı poleni, dişi incir meyvesindeki dişi incir çiçeklerine ulaştırmasıdır.

Kaynaklar

1. Bown D (1995) Encyclopaedia of Herbs and their Uses. Dorling Kindersley, London.

2. Chiej R (1984) The Macdonald encyclopedia of medicinal plants. MacDonald, London.

3. Grieve M (1984) A modern herbal. Penguin, London.

4. Polunin O, Huxley A (1987) Flowers of the Mediterranean. Hogarth Press, London.

5. http://www.agaclar.net/forum/showthread.php-?t=1181

6. http://www.erbeyliincir.gov.tr/content.asp?id=16


http://www.ekolojimagazin.com]]></description>
        <pubDate>Fri, 31 Oct 2008 22:53:50 +0200</pubDate>
        <category>Botanik</category>
      </item>
      <item>
        <title>Asitli Topraklarda Yetişebilen Yeni Bir Üzümsü Meyve Turnayemişi (Vaccinium macrocarpon Ait.)</title>
        <link>http://www.cilginbiyologlar.com/readarticle.php?article_id=104</link>
        <guid>http://www.cilginbiyologlar.com/readarticle.php?article_id=104</guid>
        <description><![CDATA[Turnayemişi, keskin tadı olan, yuvarlak, kırmızı renkli üzümsü bir meyve olup maviyemiş (likapa, yaban mersini) gibi fundagiller familyasında yer almaktadır. Bitkisi yüzey örtücü özellik gösteren, yayılıcı kollar (omcalar) oluşturan ve bu kollar üzerinde meyveli kısa dikey sürgünler veren herdemyeşil bir bitkidir. Su içinde büyüyebilir ancak havasız suyu sevmez. Meyveleri kuruda veya su içinde hasat edilebilir. Çürüntü ve su ile dolmuş çukur alanlardaki bataklık bölgeler turnayemişleri için ideal alanları oluştururlar. Barış ve arkadaşlık sembolü olan turnayemişinin yabani formları bataklık veya çamurlaşmış alanlarda, su kenarında veya yayla kesimlerindeki drenajı zayıf olan çayırlık alanlarda bulunabilir. Turnayemişleri kurutulmuş bataklık-çukur alanlarda veya insan eliyle yapılmış kum-torf içeren tavalarda yetiştirilebilir. Alman ve Hollandalı göçmenler Amerika Kıtasına yerleştikten sonra bu meyvenin çiçeklerini turna kuşunun gerdan, baş ve gagasına benzeterek craneberry (crane=turna) adını vermişlerdir. Zamanla Cranberry olarak kısaltılmıştır. Ikibinli yıllarda tarafımızdan Türkiye'ye getirilen bu üzümsü meyve &quot;turnayemişi&quot;® olarak Türkçeleştirilmiş ve Rize, Trabzon (kuru hasat) ile Samsun ili Çarşamba ve Bafra ovalarındaki asitli topraklarda (sulu hasat) ön çalışmalar başlatılmıştır.

 

Dünya üzerinde 40°-50° Kuzey enlemleri arasındaki asitli ve sulak alanlarda yayılım gösteren turnayemişi Kanada ve Amerika Birleşik Devletlerinde yaygın olarak yetiştirilmektedir. 1800'lü yıllarda kültüre alınmıştır. 2004 yılı verilerine göre Dünya turnayemişi üretimi 343000 ton olup bunun % 82'si Amerika'da, % 14'ü Kanada'da, % 2'si Litvanya'da üretilirken Belarus, Azerbaycan ve Ukrayna'nın üretimdeki payı % 1'in altındadır. Turnayemişi ekili alanların toplamı ise 29565 ha olup dekara verim 1160 kg kadardır. Üretim maliyeti varil başına (45,359 kg) 45$ olup, toptan fiyatı 3 $/kg'dır. Genelde meyve suyu olmak üzere yıllık turnayemişi tüketimi kişi başına 450-900 g arasındadır. Günümüzde turnayemişi elma ve portakal gibi meyve suyu olarak tüketilen temel meyveler kategorisinde ele alınmaktadır. Son yıllarda Polonya, Avusturya, Almanya, Rusya ve Türkiye'de deneme amaçlı olarak yetiştirilmeye başlanmıştır.

 

Sağlık Açısından Yararları, Bitkisel Özellikleri ve Önemi

 

Turnayemişi sağlık ve güzellik için büyük önem taşımaktadır. Genelde (% 90-95) diğer meyvelerle karışık veya konsantre olarak meyve suyu sanayisinde kullanılan turnayemişi, sos yapımında, taze meyve olarak (yılbaşı veya şükran günlerinde taze ve donmuş meyve), toz halinde, kurutularak (tatsız ve tatlandırılmış şekilde), dilimlenmiş olarak veya marmelat şeklinde değerlendirilebilmektedir. Kurusu tahıllarla veya kornfleks ile karıştırılarak hatta şeker ile pişirilerek de değerlendirilebilmektedir. Son yıllarda turnayemişi ile meyve suyu karışımı popüler olmaya başlamıştır. Meyveli keklerde, yağlı çöreklerde, pastalarda ve ekmeklerde de kullanılmaktadır. Elma, ahududu ve üzüm suyu ile birlikte mevve ve karışık meyve sularında hububatlı turnayemişi olarak, salata süsü olarak, turnayemişi pastası halinde ve tatlı turnayemişi olarak da değerlendirildiği ifade edilmektedir.

 

Antosiyanin içeriği oldukça yüksek olan parlak kırmızı meyveleriyle turnayemişi popülaritesini giderek artırmaktadır. Turnayemişi çok yoğun kırmızı renge sahip olduğu için yaş pastaların renklendirilmesinde doğal olarak kullanılan bir ürün haline gelmiştir. Turnayemişi suyundan arta kalan posa da yeniden kullanılabilmektedir. Posadaki çekirdeklerden mum ve yağ ekstrakte edilerek kozmetik sanayisinde ve merhem yapımında kullanılmaktadır. Bu mum ve yağlar yanıklar ile bıçak yaralarının tedavisinde kullanılmaktadır. Ekmek ve kek yapımında da değerlendirilebilmektedir. Yirminci yüzyılda turnayemişinin popülaritesi dünya çapında hızla artmıştır. Vitamin içeriği yüksek olan turnayemişi kan şekerini düşürmekte, idrar sistemi enfeksiyonlarında anti bakteriyel etki göstermekte ve ağız-diş sağlığı için kullanılmaktadır. Antioksidan olarak bilinen fenolik maddelerce zengin olan turnayemişinin bakterilere karşı vücudu korumaktadır. Bazı kanser türlerine, yaşlanmaya, ağız ve diş hastalıklarına, kalp hastalıkları ve ülsere karşı koyan turnayemişi, tıbbi olarak antibakteriyel ve idrar söktürücü olarak değerlendirilebilmektedir. Yatak ıslatmayı ve mesane kasılmasını engelleyen turnayemişi iştah kaybını engellemekte, ishali gidermekte, gut hastalığını, böbrek ve pelvik iltihaplarını önlemekte, romatizmayı, askorbik asit eksikliğini ve ilkbahar yorgunluklarını gidermekte, ağız içi iltihaplarını iyileştirmekte, mide ve oniki parmak bağırsak ülserlerine karşı etkili olmakta, damar sertliğini ve boğaz yanmasını önlemektedir. Çekirdeklerinden elde edilen yağda bol miktarda omega-3 bulunmaktadır. Özellikle beyin hücrelerindeki hasarı önleyen turnayemişi, felç riskini de azaltmaktadır.

 

Turnayemişleri kuru ve sulu olarak hasat edilmektedir. Geniş alanlarda kuru hasat yapan makineler de geliştirilmiştir. Tavalarda yetişen turnayemişlerinin yaklaşık olarak % 75'i kuru ve makine ile hasat edilerek konserve yapımında kullanılmaktadır. Turnayemişi meyvelerinin içinde doğal olarak hava ile dolu kısımların olması onların su yüzeyinde yüzmesini sağladığı için su içinde de hasatları yapılabilmektedir. Günümüzde üretilen turnayemişlerinin % 85'i su içinde hasat edilmektedir.

 

Sonuç olarak, organik maddece zengin, asitli ve su altında kalan topraklarda veya su altında kalmayan ancak pH oranı düşük ve organik maddesi yüksek olan Karadeniz Bölgesi topraklarında turnayemişi yetiştiriciliği ürün çeşitliliğine katkı sağlayabilir. Bunun için 2004 yılında başlatılan ilk denemeler özellikle kuru şartlarda sonuçlarını vermeye başlamıştır. Ayrıca, yeni çeşitler getirilerek Samsun Çarşamba ve Bafra Ovalarında ve sulu şartlarda yetiştirilme imkanlarının ortaya konulması için de araştırmalar başlatılmıştır. Orta Karadeniz Bölgesindeki sulak alanlarda ürün çeşitliliği bakımından önemli olabilecek turnayemişi tarımı geliştirilebilirse meyve suyu sanayisinde kullanılacaktır.

 

Ayrıca, Türkiye'de kurutulmuş turnayemişleri &quot;yaban mersini&quot; olarak yüksek fiyatla satılmaktadır.

 

Aynı teknoloji Türkiye'de de uygulanırsa turnayemişi üretecek olan çiftçilerimiz için ciddi gelir kaynağı olacaktır. Karadeniz Bölgesinde asitli toprakların yer aldığı alanlardaki çay ve fındık tarımının azaltılması, azaltılan çeltik ekim alanlarının uygun olanlarında sulu hasat yapılacak şekilde turnayemişi yetiştirilmesi amaçlanmaktadır. Bu açıdan, Rize, Trabzon, Ordu ve Giresun illerinde özellikle düz veya hafif meyilli alanlarda kuru hasat yapılacak şekilde, Samsun'un Bafra ve Çarşamba ilçelerinde ise uygun tava sistemleri kurularak sulu hasat yapılacak şekilde turnayemişi yetiştiriciliğine kısa sürede geçmek gerekmektedir. Bu açıdan yeni çeşitlerin bölgemize kazandırılması, kuru ve sulu ortamlarda hasat yapılacak şekilde geniş alanlarda deneme çalışmalarına başlamak üzere ülke çapında proje yapılacaktır. Çünkü birkaç çeşit üzerine yapılmakta olan ön denemeler çok iyi sonuçlar vermiştir.

 

Turnayemişi Yetiştiriciliği

Çalımsı formda yayılıcı, kısa sürgünler oluşturan turnayemişi uzun yıllar yaşayan, odunsu yapıdadır. Bitki yavaş büyüme gösterir. Yaprakları oval, küçük ve sürgün üzerinde almaşıklı olarak dizilir. 3-8 cm derine gidebilen yüzlek kök oluşturur. Yirminci yüzyılda ıslah edilen 4 turnayemişi çeşidi olan Early Black, Howes, McFarlin ve Searles günümüzde turnayemişi yetiştiriciliğinin temelini oluşturmaktadır. Turnayemişi çeşitleri olgunlaşma zamanlarına göre erkenci, orta mevsim ve geççi olarak sınıflandırılmaktadır. Ticari turnayemişi bahçesi için öncelikle asidik topraklar (pH=3,5-5,5; ortalama pH=4,0-4,5) ve bol miktarda temiz su gerekmektedir. Türkiye'de Doğu Karadeniz (Rize, Trabzon, Ordu, Giresun) Bölgesindeki asitli topraklarda kuru hasat edilmek üzere ve Orta-Batı Karadeniz Bölgesinde sınırlandırılan çeltik alanlarının bir kısmında (Salıpazarı, Çarşamba-Asarcık, Bafra-Fener) sulu hasat edilmek üzere yetiştiriciliği yapılabilir. Bunun için 2000-2006 yılları arasında Türkiye'ye getirilen turnayemişi çeşitleri ile belirtilen bölgelerde denemeler başlatılmıştır. Turnayemişi yetiştiriciliğinde önemli olan beş kriter şu şekilde sıralanabilir; pH değeri 4,0-4,5 arasında olan asidik toprak (pH= 6,0'a kadar yetişebilir), kaplama (kumlama) amacıyla kireç içermeyen kum, kuru veya sulu sistemde yetiştirilmesi için iyi ve temiz su, yöresel iklim şartlarının bilinmesi, özellikle de düşük sıcaklıkların olduğu yerlerde iklim verilerinin alınması ve yabancı otlarla hastalık ve zararlılar kontrol altına alınmalıdır. Turnayemişi yetişen alanlardaki toprağın organik madde içeriği en az % 3,5 olmalı, mil-kil %3, geri kalan kısım kumdan ibarettir. Ticari turnayemişi yetiştirilmekte olan sulu (bataklık) alanlar, etrafı yüksek setlerle (tümsek) çevrelenmiş, dikdörtgen şeklinde, içinde iş makineleri ile iş yapılabilecek büyüklükte ve düşük kodlu tavalardan oluşmaktadır. 


http://www.ekolojimagazin.com]]></description>
        <pubDate>Fri, 31 Oct 2008 22:52:14 +0200</pubDate>
        <category>Botanik</category>
      </item>
      <item>
        <title>Bir fincan salep için (mi?)</title>
        <link>http://www.cilginbiyologlar.com/readarticle.php?article_id=103</link>
        <guid>http://www.cilginbiyologlar.com/readarticle.php?article_id=103</guid>
        <description><![CDATA[Bizler salebi bir içecek adı olarak bilsek de aslında Orchis, Ophyrs, Serapias, Barlia, Dactylorhiza gibi yabani orkide çiçeklerinin soğanlarına verilen bir isimdir bu. Halk arasında çayırotu ya da çam çiçeği olarak da bilinen salebin Türk kültüründe yerini alması 8. yüzyıla, Türkler' in Islamiyet'i kabul ettiği dönemlere dayanır. Şarap ve diğer alkollü içecekler yasaklanmış, onların yerini boza, şıra ve salep almıştır. Tabi Türklerle birlikte Arap ve Perslerin de bu bitkiyi tanıması çok eski dönemlere dayanmaktadır. Özellikle kış aylarında içimi tercih edilen salebin Avrupalılarca bilinmesi ise ancak 15. yüzyılda mümkün olabilmiştir.

 

Iran ve bazı Güney Avrupa ülkelerinde çok az miktarda bulunan salep, aslen Türkiye'de yetişir. Ülkemizde özellikle Güney Anadolu (Muğla, Antalya, Silifke), Güneydoğu Anadolu (Kahramanmaraş, Adıyaman, Malatya), Doğu Anadolu (Van, Muş, Bitlis) ve Kuzey Anadolu (Kastamonu) bölgelerinde görülür. Cephalanthera kotschyana ve Dactylorhiza osmanica (Osmaniye orkidesi) gibi türler sadece ülkemizde yetişmektedir.

 

Çiçek açma dönemleri türlere göre değişen salebin, kuruyup tohum haline gelen embriyoları rüzgarın yardımıyla kapsüllerinden kurtulur. Doğada kendilerine uygun nem ve sıcaklığa sahip bir yer bulduktan sonra, bitkicik şeklinde ortaya çıkana kadar belli bir süre geçer. 2. yıl soğanıyla birlikte toprak üzerinde tek yaprağı da görülmeye başlayan salep 3. yılda gelişimine devam eder. 4. yıl sonunda ise artık neredeyse toplanmaya hazır duruma gelmiştir.

 

Bu süre içinde bazıları sonbaharda gelişimlerini devam ettirirken bazıları Mart ayına kadar bu gelişime ara verebilir. Salep bitkilerinin toprak altında iki yumrusu vardır. Biri o sene gövde veren ana yumru, diğeriyse gelecek yıl yumru verecek iri ve parlak olan kardeş (oğul) yumrudur. Bu yumruların şekilleri küremsi, yumurta veya çatalımsı olabilir. Çeşitli toprak tiplerinde yetişebilen salep ormanlarda yetişirse iri yumrulu, çayırlarda yetişir ise zayıf yumrulu olur. Bu yumrular musilaj, glikoz ve glikomannan gibi maddeler içermektedir.

 

Sağlımız üzerindeki faydaları yüzyıllardır bilinen salep; ishal, mide-bağırsak iltihaplanmaları, bronşit ve öksürüğe karşı kullanılmaktadır. Ayrıca kuvvet verici ve besleyici özelliği de vardır. Eski gemiciler bu nedenle, uzun seferlere çıktıklarında yanlarına mutlaka salep de alırmış. Su veya sütle birlikte hazırlanıldığında şişme özelliği gösteren salep, dondurmanın hammaddesi olarak da kullanılmaktadır. Salepten bu şekillerde yararlanılabilmesi için bir takım işlemlerden geçirilmesi gerekmektedir.

 

Bunlardan kısaca bahsetmek gerekirse kardeş yumrular Mayıs ve Haziran ayında toplanır. Daha sonra güzelce yıkanır, su veya sütle haşlanır. Bu işlemlerden sonra kurumaya bırakılan yumrular, en son dövülerek toz haline getirilir.

 

Soyunun tükenmemesi için sadece yan (kardeş) yumrusunun toplanması gerekirken bir dönem iç ve dış talebi karşılamak üzere ne yazık ki salepler bilinçsiz bir şekilde iki yumrularıyla birlikte toplanmış, türlerinin yok olması noktasına gelinmiştir.

 

Bir kilo salep elde etmek için 1000-4000 yumru gerekmektedir. Ülkemizde yıllık neredeyse 45 ton salep üretilmektedir ki bu da yaklaşık 45-180 milyon yumru demek oluyor. Her ne kadar 1974 yılında bitki şeklinde ihraç edilmesi yasaklanmış olsa da günümüzde Arap ülkeleri, Almanya, Kuzey Kıbrıs, Isviçre, Avusturya, Ingiltere, Bulgaristan, Israil, Romanya, Rusya, Azerbaycan gibi ülkelere toz salep ihracatı devam etmektedir.

 

Salep türlerinin tamamen tükenmemesi için üretim ve ticaretinin denetim altına alınması gerekmektedir. Aslında insanların bu konuya olan duyarlılığını arttırılması gereklidir. Belki salep içimi veya salep özlü dondurmaya olan talebin bile azaltılması tartışılmalıdır. Aynı zamanda kültüre alınma çalışmalarına da hız verilmelidir. Daha önceki dönemlerde laboratuar (in vitro) koşullarda üretilmesi imkansız diye düşünülmekteydi.

 

Bunun nedeni besi dokusuna sahip olmayan salebin organik madde ihtiyacını toprakta bulunan funguslarla (mantarlarla) simbiyotik yaşam birliği kurarak sağlamasının yanı sıra fide üretimi yapılsa bile bunların sökülecek hale gelmesi için çok uzun bir zamana ihtiyaç olduğu inancıydı.

 

Ayrıca laboratuar koşullarında üretilen bitkilerin tarlaya geçirilmesinde de problemler yaşanıyordu. Ancak son yıllarda yapılan çalışmalar, gerçekten ümit verici düzeye gelmiştir. Özellikle Orchis coriophora türünden 5 ay gibi kısa bir sürede bitkicik elde edilmiş, diğer Orchis ve Ophyris türlerinin de başarılı çoğalmaları konusunda dikkat çekici sonuçlar elde edilmiştir.

 

Bu tür çalışmaların diğer türler için de yapılması teşvik edilmelidir.  Bunların yanı sıra bazı türlerin kümeler halinde geliştikleri gözlenmiş ve bunların kardeş yumrularla çoğaldığı tahmin edilerek, konuyla ilgili bir takım araştırmalar da yapılmıştır. Elde edilen sonuçlarda iki, üç hatta dört yumruya sahip bitkiler bulunmuş; Orchis sancta, Serapias vomeracea gibi bazı türlerin bu şekilde çoğalmaya son derece uygun olduğu gözlenmiştir. Bir yumrudan en az iki-üç kardeş yumru elde edilmiştir.

 

Diğer türler üzerinde de bu tarz araştırmalar yapılmaya devam ettirilerek, bitki türlerinin ve sayılarının arttırılması sağlanmalıdır. Bu sayede bizler de kışın salep içme keyfinden mahrum kalmayarak bu alışkanlığımızı gönül rahatlığı için de sürdürebiliriz&amp;#8230;

 

Kaynaklar

1. Çağlayan K, Özavcı A, Eskalen A (1998) Doğu Akdeniz Bölgesi'nde Yaygın Olarak Bulunan Bazı Salep Orkidelerinin Embriyo Kültürü Kullanılarak in Vitro Koşullarda Çoğaltılması. Turkish Journal of Agriculture and Forestry 22, 187-191.

2. Erdem E, Atış E (2004) Orkideler Kurtarılmayı Bekliyor. Ekoloji Magazin 1.

2. www.salep.atspace.com

3.www.sifalibitkilerin.blogspot.com/2007/09/salep-yararlari-faydalari.html


http://www.ekolojimagazin.com]]></description>
        <pubDate>Fri, 31 Oct 2008 22:50:23 +0200</pubDate>
        <category>Botanik</category>
      </item>
    </channel>
  </rss>
